Tanrı Kalbi

Tanrı Kalbi…

Yedinci Birlik'in hırpalanmış ordugahında dönüp duran tek kelime buydu. İki büyük ordu arasındaki o yıkıcı savaş, Göğüs Kemiği Menzili'nin tam ortasında, ölü tanrının kalbinin bulunması gereken yerin hemen üzerinde gerçekleşmişti.

Bu yüzden herkes buraya Tanrı Kalbi Savaşı diyordu.

Bir bakıma verilebilecek en uygun isimdi. O lanet savaşta ilahi olan hiçbir şey yoktu belki ama o vahşi ejderin çenesinde sayısız kalp yaralanmış, sayısız kalp kırılmıştı.

Yedinci Birlik'in ordugahı eskisine kıyasla belirgin şekilde boşalmıştı.

Kendi küçük köşeleri de öyleydi… Bereket versin ki bu boşluk manga kayıp verdiği için değildi. Fleur yaralıların tedavisine yardım etmesi için çağrılmış, Ray de ona eşlik etmek üzere yanından ayrılmamıştı.

Böylece Rain ile Tamar baş başa kaldı.

Tamar yüzbaşı olarak üzerine düşen görevleri hallederken Rain de akşam yemeğini hazırladı. İşleri bitince sessizlik içinde yemeklerini yediler. Sonra da hem zihnen hem de bedenen öyle tükenmiş bir haldeydiler ki, bulutlu gökyüzünün insanı ezen kasvetli ışığından kaçınmak için çadırlarına girmeye dahi erinip oldukları yere kıvrılıp uyuyakaldılar.

Dinlenmek için pek vakitleri yoktu.

Bitkin askerler yürüyebilecek duruma gelir gelmez Song Ordusu bu geçici ordugahı terk edip kuzeye, Köprücük Kemiği Ovası'na doğru geri çekilmeye başlayacaktı. Kılıç Ordusu muhtemelen peşlerine düşerdi… Dolayısıyla önlerindeki yürüyüş son derece çetin ve acımasız geçeceğe benziyordu.

Birkaç saat sonra Rain ile Tamar, sahra hastanesinden dönen Fleur ve Ray tarafından uyandırıldı. Narin şifacı kız sanki özü tamamen tükenmek üzereymiş gibi görünüyordu; gizemli erkek arkadaşının da ondan kalır yanı yoktu.

Rain esnedi, gözlerini oğuşturdu ve ardından yarısı dolu ordu yemeği tenceresini önlerine doğru sürdü.

"Alın… Yiyin."

Ray minnet dolu bir baş sallamayla karşılık verip oturdu. Fleur ise o sırada göz ucuyla Tamar'a baktı.

"Baban seni arıyor. Sahra hastanesinde."

Tamar'ın keskinleşen bakışlarını fark edince elini onun omzuna koyup yatıştırıcı bir tonla ekledi:

"Yaraları ağırdı ama şimdi durumu iyi. Korkma."

Tamar bir an kararsızca duraksadı, ardından başını sallayarak ayağa kalktı.

Rain'in yapacak daha iyi bir işi olmadığından genç mirasçının peşine takılmaya karar verdi.

İkisi birlikte Yedinci Birlik'in ordugahından geçip sonunda onları Song Ordusu'nun diğer tümenlerinden ayıran geniş yola çıktılar. Yürürken, askerlerin savaş hakkında uyuşmuş, kısık seslerle konuştuklarını duyabiliyorlardı.

Kimisi geri çekilme süreci ve Song Ordusu'nun geleceği hakkındaki korkularını, endişelerini paylaşıyordu. Ancak çoğunluğun dilinde tek bir isim vardı: Değişen Yıldız…

Ve Gölgelerin Efendisi.

Rain, içinde tuhaf bir hisle gölgesine kısa bir bakış attı.

Abisiyle Song'un altı Azizi arasındaki o amansız çarpışmaya bizzat şahit olmuştu. O öfkeye, tüyler ürperten boyuta, yaşanan yıkıma…

Abisinin içini rahatlatan sözlerine rağmen izlerken yumruklarını sıkmış, nefes almayı unutacak kadar endişeden ölüp bitmişti. İnsan kendini nasıl bir garip durumun içinde buluyordu böyle; ne de olsa Gölgelerin Efendisi düşman tarafın en güçlü isimlerinden biriydi ama Rain elde olmadan kendi tarafını değil, onu tutuyordu.

Sonunda abisinin o devasa silueti karanlığa karışarak çökmüş, savaş çok daha küçük, insani bir boyutta devam etmişti. Bu yüzden Rain sonunu görememişti ama neticeyi öğrenmesi uzun sürmemişti.

Abisi, Kraliçe'nin üç kızı da dahil olmak üzere altı Azizi mağlup etmişti. Hatta onları adeta ezip geçmişti.

Ayrıca altı Azizi öldürmüştü; birini kendi elleriyle, beşini ise hizmetkarlarının yardımıyla.

İnsanların bu kanlı çarpışmanın detaylarını paylaşırken korkudan titremelerine ve dillerinden onu düşürememelerine şaşmamalıydı.

Rain kendisini de korkmak zorundaymış gibi hissediyordu.

…Tabii ki korkamıyordu. Abisinin o bencil, huysuz ama için için korumacı imajı, korkunç olmaktan olabildiğince uzaktı. Başarılı bir avı kutlamak için kendisine nar gibi kızarmış leziz krepler yapan birinden nasıl korkabilirdi ki?

Song Ordusu askerleri, o büyük ve dehşet verici Gölgelerin Efendisi'nin kendisine besleyici kahvaltılar hazırlama alışkanlığı olduğunu öğrenseler acaba ne düşünürlerdi?

'En iyisi bunu kendime saklayayım…'

Sahra hastanesi pek uzak sayılmazdı ama Rain ile Tamar'ın oraya varması yine de biraz zaman aldı.

İkisinin de konuşacak hali yoktu; savaşa dair birbirlerine tek kelime dahi etmemişlerdi.

Yürürlerken Tamar göz ucuyla Rain'e baktı ve birkaç an kararsız kaldı.

"İyi misin?"

Rain kaşını kaldırdı.

Elbette iyi değildi.

Hiçbiri iyi değildi.

...Yine de kendini zorlayarak genişçe sırıttı.

"Tabii. Neden sordun?"

Tamar hafifçe kaşlarını çattı.

"Bana sanki… Kendinde değilmişsin gibi geldi."

Rain bir süre sessiz kaldı, ardından çaresiz bir tebessümle omuz silkti.

"Fark ettin demek? Evet… Bilmem. Bugün içimde tuhaf bir his var sadece."

Tam olarak açıklayamıyordu ama savaşın bittiği andan itibaren bünyesinde bir şeylerin değiştiği kesindi. İncecik, neredeyse belirsiz bir şeydi; ne bedensel ne de ruhsal bir değişimdi… Ancak varlığının tam merkezinde, orada olduğu şüphe götürmezdi.

Sahra hastanesine vardılar. Burası buram buram kan ve ter kokan devasa bir çadır pavyonuydu; içerideki manzara cehennemden fırlamış bir tabloyu andırıyordu ama neyse ki olabileceğin en kötüsü değildi.

Savaş alanının merkezindeki yaralıların çoğu, Leydi Nephis'in beyaz alevleri sayesinde mucizevi bir şekilde iyileşmişti. Geride kalan ağır vakalar ise Uyanmış şifacılar tarafından çoktan tedavi edilmişti… Sorun şuydu ki dünyada güçlü şifacıların sayısı azdı ve Song Ordusu'na bağlı olanların da tükenmez bir özü yoktu.

Bu yüzden nispeten hafif yaralanan askerler, sıradan doktorların elinde sıralarını beklemekten başka bir şey yapamıyordu.

Rain yüzünü buruşturdu ve burnunu kapatmamak için kendini zor tuttu.

Subaylar pavyonun içindeki ayrı bir bölmede tedavi ediliyordu. Rain geride kalarak Tamar'ın tek başına içeri girmesine izin verdi ve girişin yakınında sabırla beklemeye başladı.

Yine de arkadaşıyla babası Keder Azizi arasındaki konuşmanın bazı kısımlarını duyabiliyordu.

"...Ak Tüy klanından Telle ile karşılaştığınızı duydum."

Demek o güzel Şövalye'nin adı Telle'ydi. Bu kadar zahmetli bir tip olmasına şaşmamalıydı.

"Evet… Kaybettim."

Tamar'ın bastırılmış sesinde hafif bir bıkkınlık ve eziklik seziliyordu. Keder Azizi sakince konuşmadan önce hafifçe kıkırdar gibi oldu:

"Önemli değil. Ben de kaybettim."

Uzun bir sessizlik oldu, ardından derin bir iç çekerek ekledi.

"Çok tuhaf, değil mi? Gölgelerin Efendisi kızımın hayatını kurtarmıştı ama bugün onu öldürmek niyetiyle savaşa girdim. Değişen Yıldız'ın Song Diyarı için en büyük tehditlerden biri olması gerekiyordu ama bugün askerlerimizi iyileştirdi, canlarını kurtardı…"

Rain gerisini duyamadı çünkü tam o anda zihninde sessiz bir fısıltı yankılandı.

[Hey… Seninle konuşmam lazım.]

Bir an duraksadı.

[Konuş öyleyse? Dinliyorum.]

Ancak gölgesi, ışıldayan bir Hafıza'nın titrek ışığı altında sanki başını iki yana sallıyormuş gibi hafifçe yer değiştirdi.

[Hayıır, burada olmaz. Tenha bir yer bul.]

Rain içini çekti.

Yine o garip kulübe tarafından yutulacak mıydı yani?

Ama açıkçası bunu pek de umursamıyordu.

Belki de abisi, savaş alanındayken benliğinde meydana gelen o belirsiz değişimin ne olduğunu açıklayabilirdi…

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.