Song Ordusu'nun geçici kampında baş başa kalacak bir kuytu bulmak hiç kolay değildi. Tanrımezarı'nda gece kavrami yoktu; üstelik şehir düzenine sahip ana kampın aksine burada ne kalıcı bir bina ne de terk edilmiş tenhalıklar vardı.
Yine de nöbetçi sayısı azdı, güvenlik de o kadar sıkı değildi. Meydan muharebesinin ardından düzen henüz yeni yeni sağlanıyordu; askerlerin çoğu ya derin bir uykuda ya da istirahatteydi.
Ölenler için düzenlenecek cenaze töreni de başlamak üzereydi. Bu karmaşa Rain'e çaktırmadan aradan sıyrılma fırsatı verdi.
Boş çadır dizileri ile dış çitler arasına saklanmış tenhalığı bulup serin gölgeye sığındı. Çok geçmeden, karanlığın kendisini içine çektiğini hissetti; bir yerden başka bir yere taşınmanın o tanıdık duygusu zihnini kapladı.
Ancak bu yolculuğun sonunda onu bekleyen şirin bir tuğla kulübe yoktu.
Kendini bir anda Oyuklar'da buldu; abisi hemen yanı başında dikiliyordu.
Sayısız koku, hışırtı ve tekinsiz tehlikeyle kaynayan kadim orman etraflarını sarmıştı. Rain, Göğüs Kemiği Kalesi'ne yaptıkları o felaket yürüyüşü hatırlayınca ürpermeden edemedi. İnsanların canlı canlı ormana yem olduğu o korkunç sahneler zihninde canlandıkça midesi bulandı.
En azından yakınlarda ne bir ağaç ne de bir sarmaşık vardı. Kadim bir kemik kütlesinin üzerini kaplayan al kıpkırmızı yosunların ortasında, geniş bir açıklıkta duruyorlardı. Bu bir nebze rahatlatıcıydı ama...
Açıklıkta yalnız değillerdi.
Biraz ötede, tiksinç bir iblisin leşi yerde yatıyor, akan kanı kızıl yosunlara süzülüyordu. Cesedin hemen yanında iki kişi duruyordu.
Biri kapkara, ürkütücü bir zırh kuşanmıştı; yüzü siyah cilalı ahşaptan yapılma tekinsiz bir maskenin arkasına gizlenmişti... Gölgelerin Efendisi.
Rain gözlerini birkaç kez kırpıştırdı, bir an adama baktı, sonra dönüp abisine göz attı.
Yok artık... Gerçekten aynı kişi miydi bunlar?
Gerçeği bilmese hayatta inanmazdı.
Abisi mühim bir fiziği olmayan, ince yapılı, narin çehreli genç bir adamdı. Öyle çelimsiz sayılmazdı ama kimse ona bakıp da fiziken heybetli de demezdi. Sade kıyafetler giyer, yanına silah bile almazdı.
Gölgelerin Efendisi ise... İşin garibi, boyunu posunu kestirmek bile zordu. Yine de varlığıyla sanki tüm dünyayı küçültüyor, her şeyin üzerinde heybetle dikiliyor gibiydi. Hırpalanmış siyah zırhına bakınca onu ölümcül bir savaşçı dışında bir şey olarak görmek imkansızdı. Maskesinin göz oyuklarındaki koyu karanlık insanı iliklerine kadar ürütüyordu.
Dahası, yaydıkları his tamamen farklıydı.
Abisinden etrafa rahat, neşeli ve samimi bir hava yayılırdı. Yüzünden tebessüm eksik olmaz, koyu renk gözlerinde sık sık alaycı bir pırıltı oynaşırdı.
Gölgelerin Efendisi ise mesafeli ve tehditkar kelimesinin tam karşılığıydı. Bakışları, duruşu, omuzlarının hafifçe eğimi... Her şeyi soğuk bir umursamazlık, acımasızlık ve kibir saçıyordu.
Azizleri katledip arkasından gülebilecek biri vardı karşısında.
Rain bir an ne diyeceğini bilemedi.
"Mantıklı aslında..."
Abisi gerçek kimliğini saklayarak aynı anda birkaç farklı hayat yaşıyordu. Bu oyunu sürdürebilmek için muazzam bir oyunculuk yeteneği geliştirmesi gerekiyordu kuşkusuz; aksi takdirde gerçek kimliğini gizlemenin bir anlamı kalmazdı.
Yine de hangisinin gerçek benliği olduğunu merak etmekten kendini alamadı. Bildiği o sıcak, neşeli abisi miydi gerçek olan, yoksa karşısındaki bu soğuk, yabancı katil mi?
Belki de Bastion'da restoran işleten o tip abisinin gerçek yüzüydü, kimbilir!
İki farklı sürümünü bir arada görmenin şokunu yaşarken, birdenbire tüm dikkatini başka birine verdi.
Çünkü Gölgelerin Efendisi yalnız değildi.
Yanında... Nefes kesecek kadar güzel bir kadın duruyordu.
Güzelliği o kadar büyüleyici, o kadar kusursuzdu ki Rain bir an dona kaldı, düşünceler zihninden uçup gitti. Beyaz bir tunik ile deniz dalgası renginde bir pelerin giymişti; soluk altın sarısı saçları omuzlarından aşağı süzülüyordu...
Gözleri bir bezle bağlıydı ama Rain o gözlerin nasıl baktığını çok iyi hatırlıyordu.
Ne de olsa bu güzel Aziz ile daha önce karşılaşmıştı.
Düşenlerin Şarkısı, Leydi Cassia'ydı bu.
"Leydi Cassia'nın... Leydi Cassia'nın burada ne işi var?"
Mantıken bakınca gayet doğaldı. Gölgelerin Efendisi de Düşenlerin Şarkısı da Kılıç Ordusu'nun mensubuydu; birbirlerini tanıyor olmaları kaçınılmazdı.
Yine de onu burada görmek Rain'i derin bir şaşkınlığa sürükledi.
Bir anda kendini mahcup, huzursuz... Hatta utanç içinde hissetti.
Leydi Nephis ve yanındakiler daha önce Rain'e büyük nezaket göstermişti ama o şimdi onların düşman saflarında savaşıyordu. Utanmasını gerektirecek bir durum yoktu aslında; Song Ordusu'na katılma kararı dostlarını ve komşularını Kılıç Diyarı'nın işgalci güçlerinden koruma arzusundan doğmuştu ve bu karar hâlâ geçerliliğini koruyordu.
Fakat duygular her zaman mantık dinlemiyordu. Rain, karşısındaki bu güzel kadının iyiliğine ihanet etmiş gibi hissetmekten kendini alamadı.
"...Onu buraya neden getirdi ki?"
Rain huzursuzca kıpırdanarak abisine tereddütlü bir bakış attı.
Abisi gülümsedi.
"Korkma. Kendisi benim... suç ortağım sayılır."
bunu duyan Leydi Cassie başını hafifçe yana eğdi.
Abisi kıkırdadı.
"Rain, Cassie... Birbirinizi zaten tanıyorsunuz, değil mi?"
Rain bir an sessiz kaldı, sonra başını salladı.
Ardından toparlanıp alelacele sesli yanıt verdi:
"Şey... Evet. Sizi bunca zaman sonra yeniden görmek çok güzel, Aziz Cassia."
Güzel Aziz hafifçe gülümsedi...
Rain, bu tebessümün koskoca krallıkları bile yıkabileceğine kalıbını basabilirdi.
"Seni tekrar görmek de çok güzel, Rain."
Rain'in gözleri seğirdi.
"Beni gerçekten hatırlıyor mu?"
Abisi ise Gölgelerin Efendisi'ne dönüp burun kıvırdı.
"Neyse. Uyanışınla ilgili birkaç şeyi netleştirmek için Cassie'den yardım istedim. İki ordu şu sıralar birbirine oldukça yakın, o yüzden oradaki budala seni görsün diye onu buraya kadar taşıdı."
Gölgelerin Efendisi soğuk ve tehditkar bir tonla cevap verdi:
"Sen kime budala diyorsun, budala?"
Rain ikisine de garip bir ifadeyle baktı.
Yok artık, bunlar gerçekten... Gerçekten aynı kişi miydi şimdi?
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.