Bembeyaz kemiklerden oluşan uçsuz bucaksız ovanın ortasında, Rain donuk gözlerle etrafı izliyordu. Çevresindeki askerler yavaş yavaş ordugâhtan ayrılıyor, savaş düzeni almak için bir araya geliyordu.
Yedinci Kraliyet Lejyonu, ağır kayıplar vermiş olmasına rağmen bir kez daha Song ordusunun tam merkezindeydi. Cesaret Şövalyeleri ile yeniden karşı karşıya gelecek, çarpışmanın en şiddetli anlarına bir kez daha göğüs gereceklerdi. Yine de bu sefer farklı bir şey vardı; Prenses Seishan bu kez bizzat başlarındaydı.
Prensesin zarafeti ve göz kamaştırıcı güzelliği normalde insanın nefesini kesmeye yeterdi. Ancak bugün, hemen yanı başında duran narin kadının yanında sönük kalıyordu. Bu kadın, Kraliçe'nin elinde tuttuğu o sıra dışı tutsak, Düşmüşlerin Şarkısı Azize Cassia'dan başkası değildi.
Biri ay gibiydi, diğeri ise güneş. Askerlerin gözleri ellerinde olmadan bu iki Azizeye kayıyordu. Rain, korkudan uyuşmuş askerlerin bakışlarında tuhaf, rüya gibi bir duygunun kıvılcımlarını görebiliyordu.
Tıpkı Ray'in Fleur'a, Fleur'un da Ray'in gözlerine baktığı o anki gibi bir şeydi bu.
Düşününce... abisinin ruh parçalarına bakışını da andırıyordu.
Abisinin tek bir ruh parçasını bile içine çektiğini görmediği düşünülürse, bu durum biraz garipti.
Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardı demek ki.
Rain, Cassie'nin Song Klanı'na nasıl esir düştüğünü bilmiyordu ve şu durumda o güzel Azize için endişelenecek hali de yoktu.
Yavaşça nefes alarak gölgesine baktı.
Ardından sessizce fısıldadı:
Gerçekten... savaş çıkacak mı?
Bu amansız mücadelede daha önce de pek çok çarpışma olmuştu ama hiçbiri bu denli korkutucu değildi. Ne de olsa bu... son savaş olacaktı. Üstelik Song ordusunun geri çekilme gibi bir şansı da kalmamıştı.
Gölgesi fısıldayarak cevap verdi.
Bilmiyorum.
Bir an sessiz kaldıktan sonra kasvetli bir ses tonuyla ekledi:
Ama ne olursa olsun, hayatta kalmak için elinden geleni yap. Sonra... benim işim başımdan aşkın olabilir.
Rain içini çekti.
Yüreğinde tuhaf bir his vardı. Daha önce hiç hissetmediği, adını tam koyamadığı bir şey... Kelime dilinin ucundaydı, söylenmek için can atıyordu ama bir türlü aklına gelmiyordu.
Basit bir his olamayacak kadar güçlü ve bir o kadar da yakalanması zordu.
Yayını kontrol ettikten sonra beceriksizce mırıldandı:
...Sen de. Yani, hayatta kalmak için elinden geleni yap.
Gölgesi güler gibi bir ses çıkardı.
Niyetim o.
Ancak daha fazla bir şey söylemesine fırsat kalmadı, çünkü o sırada Tamar ona doğru yaklaştı.
Soylu kız her zamanki gibi görünüyordu... Aslında, tam olarak öyle değil.
Rain daha önce fark etmemişti ama Tamar, Ay Nehri Ovası'nda karşılaştığı o küçük kıza kıyasla çok değişmişti. Eskiden o sert tavrı çocuksu çehresine pek oturmazdı; sanki Tamar rüştünü ispatlayamamış bir çocukken yetişkin rolü oynuyor gibiydi.
Hâlâ çok gençti ancak gözlerinde daha önce olmayan kararlı bir soğukluk ve karanlık bir özgüven vardı. Yaşamak için değer bir dünyada, bu kadar genç birinin gözlerinde asla olmaması gereken türden acımasız bir bakıştı bu.
Rain, kendi gözlerinde de aynı yıpranmış, tekinsiz ifadenin olduğunu tahmin ediyordu. Song ordusunun tüm askerleri artık bu bakışa sahipti... Kılıç ordusunun askerleri de muhtemelen farksızdı.
Savaş, gençleri hızla yetişkine, yetişkinleri ise darmadağınık bir enkaza çevirmekte ustaydı.
İçini çekti.
Tamar bir an sessizce Rain'e baktı.
Hazır mısın?
Rain kendini gülümsemeye zorladı.
Hiç değilim.
Arkadaşı kısaca başını salladı, ardından aynı ifadesiz sesle konuştu:
Güzel... Yapacak bir şey yok.
Bunu duyunca Rain kendini tutamayıp güldü.
Tamar'ın dudaklarında da eğreti bir tebessüm belirdi.
Tanrılar aşkına... Ben yol yapmak için işe alınmıştım, biliyorsun değil mi? Nasıl oldu da kendimi bu belanın içinde buldum?
Tamar omuz silkti.
Bilmiyor musun?
Bir an tereddüt etti, sonra içini çekti.
Bak Rani... Normalde bunu söylemeyecektim ama madem sordun, açık konuşayım. Çünkü pek akıllı sayılmazsın. Hayır, gerçekten; verdiğin her karar mantıksız. Aslında mantıksız kelimesi bunu anlatmaya yetmez. Tedbirsiz mi desem... yoksa akılalmaz derecede aptalca mı? Evet, bu daha doğru. Karşılaştığın her lanet durumda en kötü seçeneği bu kadar istikrarlı bir şekilde seçebilmen gerçekten şaşırtıcı...
Rain sırıttı. Genelde sessiz sakin olan Tamar bu kadar çok konuştuğuna göre, o da fazlasıyla gergindi.
Yine de argümanı oldukça mantıklıydı.
Rain başını sallayarak iç geçirdi, ardından hafifçe eğlenerek sordu:
Rani'nin gerçek adım olmadığını biliyorsun, değil mi?
Bu düşünce zihnine aniden, durup dururken gelmişti. Arkadaşlarının hiçbirinin onun gerçek adını bile bilmemesi biraz komikti... Belki de bunu hiç öğrenemeden ölüp gideceklerdi.
Bu durum biraz üzücüydü.
Tamar konuşmayı kesip şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Bir anlık kafa karışıklığı yaşadıktan sonra yavaşça sordu:
...Değil mi?
Rain başını iki yana salladı.
Değil.
Arkadaşı gerçekten şaşırmış görünüyordu. Bir süre sessiz kaldıktan sonra tek kaşını kaldırdı.
O zaman gerçek adın ne?
Rain aniden gelen bir utanma hissiyle hafifçe öksürdü.
Şey, o... Şey, aslında Rain.
Tamar bir süre ona baktı, sonra içini çekip elini yüzüne vurdu.
Yani sadece iki harfin yerini mi değiştirdin? Ah... ne diyebilirim ki? Az önce söylediğim şeyi kanıtlamış oldun.
Rain ona gücenmiş bir tavırla baktı.
Hey! Öyle bir anda sahte isim uydurmak kolay değil tamam mı! Bir de sen dene bakalım!
Genç soylu başını iki yana salladı.
Bunu neden yapayım ki?
Gülümseyerek birbirlerine baktılar.
...Ancak gülüşleri solgun ve kırılgandı.
Etraflarındaki Song ordusu yavaşça hareket ediyor, savaş için formasyon alıyordu.
Bembeyaz ovanın diğer ucunda, Kılıç ordusu da aynı hazırlık içindeydi.
Ancak iki ordu Tanrımezarı'nın parıldayan gökyüzü altında karşı karşıya gelmeden önce...
Uzaklarda bir yerde, üç farklı mücadele son bulmak üzereydi. Çok uzakta olsalar da bu savaşın gidişatını tamamen değiştireceklerdi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.