Ölümün Hükümdarı

Çok uzaklarda, karanlık gökyüzünden kor gibi parıldayan bir yıldız kaydı ve beyaz alevlerden oluşan devasa bir patlama Kraliçe’nin dehşet verici silüetini yuttu. Birleşen iki büyük ordu, kâbus yaratıklarının selini kısa bir an için de olsa geri püskürten büyüleyici bir ışıkla parıldadı.

Yaralılar iyileşiyor, umudunu yitirmek üzere olanların cesareti yeniden alevleniyordu.

Sunny gülümsedi.

Nephis de başarmıştı.

Yüreğini derin bir rahatlama kapladı. İsyanlarının bir sonucu olarak sayısız insanın ölebileceği, Kâbus Büyüsü tarafından yutulabileceği gerçeğini kabul etmek için kendini ne kadar zorlamış olsa da, en kötüsünün gerçekleşmediğini bilmek içini rahatlatmıştı.

Planları tıkır tıkır işlemişti. Hem kendisi hem de Nephis artık birer egemen olmuştu.

Hatta ikisi de aynı anda egemenliğe erişmiş gibi görünüyordu.

Nephis zaten birleşen iki orduya yardım etmeye başlamıştı.

O halde…

Kendisi de bir el atsa hiç fena olmazdı.

Sunny, gölgelerinden birinin bedeninden ayrılıp hızla uzaklaşmasına izin verdi. Artık bir egemen olduğuna göre, gölgelerinin her biri bir okyanus kadar derin ve uçsuz bucaksızdı.

Birkaç saniye sonra gölge hedefine ulaştı.

Ve ışık görmeyen ruhunun huzurlu derinliklerine açılan bir kapı gibi aralandı.

“Gelin, gölgelerim…”

Sunny kahkaha attı.

“İyi bak, Kılıç Kralı. Bak da savaşın neden ölüm karşısında asla zafer kazanamayacağını kendi gözlerinle gör!”

Kelimeleri karanlıkta yankılanırken, sanki ölümün kendisi buz gibi bir nefes vermişçesine savaş alanında soğuk bir rüzgar esti. Gölgeler kıpırdandı; simsiyah bir deniz gibi yükselen karanlık figürler yavaşça yüzeye çıktı.

Sayısızdılar… Kimisi küçük, kimisi devasaydı. Kimisi zayıf, kimisi muazzam bir güce sahipti. Birkaçı insan olsa da, çoğunluğu canavardı.

Gölgeler ordusu, ruhunun huzurlu sessizliğini terk edip gerçek dünyaya adım atmış, kadim kemiğin yüzeyinde çıt çıkarmadan, sessizlik içinde akmaya başlamıştı.

Dağ Kralı’nın gölgesi de aralarındaydı. Yıkık katedralin dehşet verici kulesinin elçisi ve terk edilmiş şövalye önderliğindeki Unutulmuş Sahil’in kâbus yaratıkları lejyonu oradaydı. Parlak Kale’nin birkaç uykucusunun gölgesi de hemen arkalarındaydı; başlarında Harus, Caster ve ilk Parlak Lord’un yitip giden yoldaşları duruyordu.

Ruh Yiyen Ağaç’ın gölgesi, devasa dallarını rüzgarda sallayarak savaş alanının tepesinde yükseliyordu.

Zincirli Adalar’dan gelen ucubelerin lejyonu da oradaydı; onlara Savaş Bakireleri’nin gölgeleri ve Solvane’in ikiz gölgeleri liderlik ediyordu. Sunny’nin bir keresinde Rain’in okulunu bir kâbus kapısı karşısında korurken katlettiği Höyük Hortlakları da saftaydı.

Şimdiye kadarki en büyük lejyon ise Antarktika’da katlettiği kâbus yaratıklarından oluşuyordu. Düşmüş Titan Goliath da buradaydı, Kış Canavarı da. Gerçeğin Lekeli Arayıcısı, Yeşim Kraliçe’nin Kalıntısı, Düşmüş Lütuf’un Kahini… Şövalye Amiran ve Aziz Dire Fang’in gölgeleri de oradaydı.

Ariel’in Mezarı’ndan çıkan dehşet verici ucubeler de yerini almıştı. Kral Daeron ve Rüzgar Çiçeği’nin gölgeleri, rüya aleminin gökyüzü altında bir kez daha yan yana durarak onlara öncülük ediyordu.

Rüya aleminde gezinirken öldürdüğü, herkes tarafından unutulmuş çeşitli kâbus yaratıklarının gölgeleri de oradaydı.

Son olarak, Sunny’nin tam da burada, Tanrı Mezarı’nda canını aldığı güçlü kâbus yaratıklarından oluşan devasa bir lejyon vardı. Öldürdüğü altı Song Ordusu azizinin gölgeleri de çakal kafalı devin önderliğinde bu kalabalığın arasındaydı.

Ve bu gölge ordusunun önünde, onların generali olarak…

İnce işçilikli obsidyen zırhlar kuşanmış, ağzını bıçak açmayan bir şövalye, karanlık bir küheylanın üzerinde oturuyordu. Narin endamı, dehşet ve karanlıktan örülmüş bir pelerinle sarmalanmıştı.

Sunny’nin çağrısına yanıt vermeyi reddeden tek gölge, ruhunda sessizce beklemeye devam eden Mahkumiyet’in gölgesiydi. Ancak diğerleri, Aziz siyah kılıcını havaya kaldırır kaldırmaz harekete geçti.

Sunny vahşi bir gülümsemeyle Anvil’e baktı.

“Hepsini öldürün.”

Aziz kılıcını ileriye doğru uzattı ve sessiz gölgeler denizi dalgalandı. Uğursuz bir sessizlik içinde ileriye doğru akarken üç kola ayrıldı.

Kollardan biri, insan ordularının yardımına koştu. Nephis parıldayan alanının gücünü çaresiz askerlerin üzerine çoktan bahşetmişti ama şimdi sayısız gölge de savaşa dahil olarak o iğrenç ormanın kâbus yaratıklarını yok etmeye başladı.

Ve öldürdükleri her yaratıkla birlikte, Sunny’nin ruhundaki karanlık gölün yüzeyinde yeni bir gölge beliriyor, hemen ardından gölden sıyrılarak onun safında savaşa katılıyordu.

İkinci kol, Kraliçe’nin kuklalarının üzerine çökerek hepsini yok etmeyi hedefledi.

Üçüncü kol ise uçuşan kılıç fırtınasının kalıntılarıyla çarpışarak onları birer birer parçaladı.

Manzarayı izleyen Sunny’nin bedeni hafifçe titrer gibi oldu.

Yeni kazandığı bu güç, kendisini bile biraz ürkütüyordu.

Gücü… Geometrik bir hızla katlanarak dehşet saçıyordu. Tıpkı ölümün kendisi gibiydi.

Ama belki de bir egemen olmak, hele ki ilahi bir yönün gücünü taşıyan bir egemen olmak tam olarak bunu gerektiriyordu.

…Ve rüya aleminin, bu korkunç gücünü bile gölgede bırakabilecek ne dehşetler sakladığından zerre şüphesi yoktu. Onu durdurmak bir yana, darmadağın edebilecek dehşetler vardı orada.

Gölge lejyonları canlar alıp Kral ve Kraliçe’nin güçlerini kırıp geçirirken, Sunny memnun bir gülümsemeyle Anvil’e döndü.

“Çiçeği burnunda bir egemen için hiç de fena değil, öyle değil mi?”

Anvil, gri gözlerinde beliren hafif bir huzursuzlukla ona sadece soğuk soğuk bakmakla yetindi.

“Doğuştan gelen bir egemenlik mi? Bu imkansız. Nasıl yaptın…”

Sunny kısık sesle güldü.

“Şey, eğer gerçekten bilmek istiyorsan…”

Öne doğru bir adım attı.

“Rüya aleminin en uç sınırına kadar seyahat ettim, Oyuk Dağlar’ın sarp zirvelerine tırmandım, unutulmuş bir tanrı katilinin cesedinden akıl almak için yeraltı dünyasının da altına indim, yozlaşmış bir tanrının gölgesini öldürdüm, yozlaştırılamaz bir ruh için kutsanmış bir kılıç dövdüm, kendi canımı alarak ölümü alt ettim ve hayatta kaldım.”

Ardından, gözlerinde karanlık bir öfkeyle Anvil’e baktı ve kısık bir sesle ekledi:

“Ama en çok da… Seni öldürmeyi gerçekten ama gerçekten çok istedim. Sanırım beni kafayı yiyecek kadar delirttin, Anvil.”

Odachisinin kabzasını kavrayan Sunny, silahını Kılıç Kralı’na doğrulttu.

“O yüzden ölmeye hazır ol, piç.”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.