Cassie bir an sessiz kaldı.
Aşikâr mı?
Beklediği cevap bu muydu? Yoksa tam tersi mi? Emin olamıyordu çünkü Kuzgun Kraliçe Ki Song, ne olduğu belirsiz bir varlıktı. Obsidyen sarayının derinliklerinden Song Diyarı’nı yöneten bu kadın, Anvil’den çok daha ketum ve içine kapanıktı.
Aklından neler geçtiğini kim bilebilirdi?
Cassie hafifçe gülümsedi.
"Eğer bu savaşı bir başarısızlık olarak görüyorsanız, neden başlattınız?"
Ölü kraliçe onu sessizce süzdü, ardından içini çekti.
"Bana soru sorabilecek bir konumda mısın sahiden, Düşmüşlerin Ezgisi?"
Sesindeki tonda belirgin bir tehdit yoktu ama Cassie yine de ürperdi.
Hangi konumdaydı ki?
Kör edilmiş, Yeteneği elinden alınmış, diz çöktürülmüş ve esir edenlerin insafına kalmış bir haldeydi... Bundan daha aciz birini hayal etmek zordu.
Yine de Cassie tam olarak burada olmayı istiyordu. Song Diyarı’nı yerle bir etmeyi planladığı konum tam da buydu.
Ama Ki Song’un bunu bilmesine gerek yoktu.
Cassie çenesini hafifçe kaldırdı.
"Sanırım değilim. Ancak pek çok sır biliyorum... Bunlardan biri özellikle Majesteleri için büyük değer taşıyacaktır."
Ki Song kaşını kaldırdı.
"Öyle mi? Benimle pazarlık yapmak istiyorsun demek..."
Ölü oğlan daha sözünü bitirmeden, ölü kız kahkahayı bastı.
Sonra ikisi de aniden sustu.
Kraliçe, Cassie’ye öyle soğuk bir bakış attı ki genç kızın kalbi kafese kısılmış bir kuş gibi çarpmaya başladı.
"Ama ödeme yapmama gerek yok. Sahip olduğun her sırrı çekip alabilirim."
Elini akıcı, zarif bir hareketle havaya kaldırdı...
Aynı anda Cassie’nin eli de Ki Song’un hareketini aynalarcasına havaya kalktı.
Cassie dehşet içinde başını çevirip eline baktı.
"S-sen... sen..."
Kraliçe soğukça gülümsedi.
"Kanımdan içtin. Artık benim kuklamsın. İstesen de istemesen de emirlerimi yerine getireceksin."
Cassie vücudunu esir alan titremeyi bastırmaya çalıştı ama başaramadı; onun yerine bunu Ki Song yaptı. Kraliçe’nin narin eli yumruk olunca Cassie’nin bedeni kaskatı kesildi.
Sadece gözbağının altındaki gözleri düzensizce hareket ediyordu.
Anlıyorum. Mantıklı.
Demek Seishan’ın şaraba karıştırdığı şey zehir değil, Ki Song’un kanından bir damlaydı. Şimdi Kraliçe, Cassie’nin bedenini bir marionet gibi yönetebiliyordu... Hatta bir dereceye kadar ruhunu da.
Fakat bu kontrol mutlak değildi. Öyle olsaydı Cassie Yeteneğine hiçbir şekilde erişemezdi.
Acaba kızlarını da aynı şekilde mi kontrol ediyor?
Eğer öyleyse, bu bir sorun teşkil ederdi.
Yine de Cassie durumun böyle olduğunu sanmıyordu.
Birincisi, Kraliçe’nin kızlarını Duyu yeteneğiyle daha önce incelemişti. Eğer kuklaya dönüştürülmüş olsalardı bunu o zaman anlardı.
İkincisi ise... Ki Song ve evlatlık kızları, kulağa ironik gelse de Anvil ve biyolojik çocuklarından çok daha fazla normal bir aileye benziyorlardı.
Kraliçe, Seishan ve kız kardeşlerini gerçekten önemsiyordu. Bu yüzden onlara bu kadar korkunç ve onur kırıcı bir şey yapmazdı.
Cassie soğukkanlılığını geri kazanmaya çalıştı.
Uzun bir sessizliğin ardından ağzını açtı ve yavaşça konuştu:
"Hep sormak istiyordum... Kuklalarınız nasıl oluyor da çürümüyor? Havanın genelde soğuk olduğu Kuzgunyürek’te bunu açıklamak bir nebze mümkündü. Ama burası, Tanrıkabri... Sıcaklık korkunç. Yine de ortada en ufak bir koku yok."
Sözlerindeki hakaret hiç de gizli sayılmazdı.
Kraliçe onu bir an süzdükten sonra kıkırdadı.
"Küstah kız."
Bir saniye sonra Cassie’nin eli kendiliğinden kalktı ve tırnaklarını yanağına geçirerek orada dört derin kesik açtı.
Zemine kırmızı kan sıçradı. Cassie bir iniltiyi bastırmak için dudaklarını ısırdı.
Ki Song onu çok daha ağır şekilde cezalandırabilirdi ama henüz buna pek niyeti yok gibiydi.
Bunun yerine kendisini işaret etti.
"Merakını gidereyim; kuklalarım çürümüyor çünkü benim kontrolüm altındalar. Eğer çürümelerini istersem, çürürler..."
Bu sözlerle birlikte tahttaki güzel kadın aniden değişti. Kusursuz teninde siyah lekeler belirdi ve hızla iğrenç çıbanlara dönüştü. Derisi, altındaki kaslar yok oluyormuşçasına sarktı. Güzelim saçları solup kırılganlaştı ve tutamlar halinde kafa derisinden döküldü.
Saniyeler içinde ceset, bozulmanın çeşitli evrelerinden geçti ve sonunda tahtta oturan iğrenç bir mumya kaldı.
Mumya sakin bir şekilde elini indirdi ve ölü gençlerden biri konuştu:
"...ve eğer oldukları gibi kalmalarını istersem, kalırlar."
Sonra Cassie büyük bir tedirginlikle izlerken Ki Song’un bedeni bir kez daha değişti. Bu sefer çürüme süreci tersine işliyor gibiydi; saniyeler sonra kadın yeniden sapasağlam ve nefes kesecek kadar güzel haline geri döndü.
Kraliçe’nin kıpkırmızı dudakları büyüleyici bir gülümsemeyle kıvrıldı.
"Kuklacılıkta farklı ustalık seviyeleri vardır. Ve ben hepsinde uzmanlaştım."
Cassie ürperdi. Ki Song’un sadece kuklalarının hareketlerini kontrol etmekle sınırlı olmadığını aniden fark etmişti. Hayır... Onun kontrolü çok daha derinlere işliyordu.
Bu da demek oluyordu ki Kraliçe eğer isterse Cassie’nin kendi bedenini de olduğu yerde çürütebilir ve parçalarına ayırabilirdi.
Bu... Benim için bile yeni bir kabus olurdu.
Ki Song bir süre sessiz kaldı, gözlerini dikmiş uzaklara bakıyordu.
Sonra içini çekti.
Bu iç çekiş o kadar kusursuz, o kadar doğaldı ki Cassie karşısındakinin nefes almasına bile gerek olmayan, kukla gibi oynatılan bir ceset olduğuna inanamıyordu; sanki canlı bir kadına bakıyordu.
Her küçük detay hatasızdı. Duruşu, başının hafifçe yana eğilmesi, en ufak bir yüz ifadesi... Ki Song’un, doğal bir yaşam illüzyonu yaratmak için vücudundaki her minik kası bilinçli olarak yönettiğine inanmak güçtü. O sadece kuklacılığın tüm kademelerinde uzmanlaşmamış, bu işin sanatçısı olmuştu.
Kraliçe başını zarifçe iki yana salladı ve ölü kızın ağzından şunları söyledi:
"Aslında bu savaş kaçınılmazdı."
Gözleri daldı.
"Göklerin Gülümsemesi öldüğü an, kaderimiz taşlara kazınmıştı..."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.