Uzaklarda, Yok Olan Göl’ün kıyısındaki harabe kalenin yakınlarında, Gölgelerin Efendisi birlikleri soğuk bakışlarla süzüyordu. Askerler gizli saldırının son evresi için hazırlanıyordu; kimileri yeryüzüne çıkan yolun son kısmını temizlemek için ayrılıyor, kimileri ise kuşatma kampından gelecek takviye kuvvetleri karşılamaya hazırlanıyordu.
Küçük Geçit’e yapılacak saldırı muhtemelen birkaç gün içinde gerçekleşecekti... Aslında, Jest gidip her şeyi birbirine kattığına göre, plan muhtemelen hızlandırılacaktı.
Küçük Geçit düşecek ve Song ordusu Köprücük Kemiği Ovası’nın sınırlarına geri çekilme kararı alacaktı. Tanrımezarı’ndaki Song Alanı küçülecek, Kılıç Alanı ise her koldan genişleyerek onu kuşatacaktı.
Ki Song zorlu bir seçimle karşı karşıya kalacaktı. Ya ordusunun ana kampını terk edip Tanrımezarı’nda kontrolü altında tuttuğu tek kaleye sığınacak ya kaleyi bırakıp son savunmasını tahkim edilmiş kampta yapacak ya da her ikisini de korumaya çalışarak güçlerini bölecekti.
Güçlerini bölmenin dezavantajı yeterince açıktı. Kaleyi terk etmek gücünü daha da azaltırken Anvil’e alanını genişletme fırsatı verecekti. Song ordusunun ana kampı en az sancılı fedakarlık gibi görünüyordu... Ama bu sadece bir anlık, yüzeysel bir bakıştan ibaretti.
Ana kamp sadece tüm ikmal zincirlerinin birleştiği lojistik merkez değil, aynı zamanda Song Alanı’na açılan kapıydı. Eğer orası terk edilirse, Anvil’in Tanrımezarı’ndan Rüya Âlemi’nin batı bölgelerine inip Ki Song’un kalelerinin çoğunun bulunduğu Gözyaşları Nehri havzasında terör estirmesine hiçbir engel kalmazdı.
Bu yüzden Sunny, kadının büyük ihtimalle tüm gücünü ana kampta toplayacağını düşündü.
İki Geçit düştükten sonra kamp bir ya da iki gün içinde kuşatılacaktı.
Kuşatma tamamlandığında ise hükümdarlar doğrudan karşı karşıya gelecekti. Köşeye sıkışan Ki Song’un bizzat savaşa dahil olmaktan başka çaresi kalmayacaktı.
...Ve o zaman Sunny ile Nephis de savaşa girmek, nihayet hükümdarlarla savaş alanında yüzleşmek zorunda kalacaktı.
Tabii ideal olan, bunun ancak Anvil ve Ki Song birbirlerinin gücünü tükettikten, birbirlerine sayısız yara verdikten ve biri ölmek üzereyken gerçekleşmesiydi.
Dokumacı’nın Maskesi’nin ardında Sunny’nin yüzü ciddileşti.
"Peki Nephis bunu yapmaya razı olacak mı?"
Ne de olsa henüz ikisi de üstünlük mertebesine ulaşmamıştı.
Gerçi savaş sırasında ya da sonrasında en az birinin uyanmış bir üstün varlığa dönüşme ihtimali yüksekti. Tüm dünyayı demir yumrukla yöneten hükümdarların pençelerinden kurtulup onları katletmek, her şeyden önce devasa bir başkaldırı eylemiydi.
İnsanlığın tahtını gasp etmek veya Sunny’nin durumunda olduğu gibi seçtiği kişiyi o tahta oturtmak da öyleydi.
Ancak hükümdarlar düşerse ve yeni bir üstün varlık ortaya çıkmazsa sonuç felaket olurdu. Çünkü Rüya Âlemi’nin sıradan sakinlerini Kabus Büyüsü’nün taşıyıcısı olmaktan koruyacak hiçbir şey kalmayacaktı.
Her iki alandaki yüz milyonlarca insan, muhtemelen İlk Kabusları’nın derinliklerine gömülerek can verecekti.
...Fakat diğer yandan, benzer miktarda yeni uyanmış ortaya çıkacaktı.
On milyonlarca uyanmış... Böylesine muazzam bir gücü hayal etmek bile ürkütücüydü.
Ama insanlığın bu güce sahip olmak için ödemek zorunda kalacağı bedel kadar değil.
Sunny, bu seçimi yapmak zorunda kalma düşüncesinden bile dehşete düşüyordu.
Tabii hükümdarları devirme fırsatını kaçırmak da o insanları gerçekten kurtarmayacaktı. Eğer Kılıç Kralı ya da Solucan Kraliçesi rakibini yenip dünyanın tek hakimi olsaydı, zaten akılalmaz olan güçleri hayal dahi edilemez bir seviyeye ulaşırdı... Onları yenmek zaten imkansız görünüyordu, o zaman ise tamamen akıl dışı bir hal alırdı.
En azından Sunny ve Nephis için.
Ancak bu durum Rüya Âlemi’nin gerçek efendileri için hiç de geçerli değildi... Ölüm Bölgeleri’nin karanlık enginliklerinde yaşayan ve uyanık dünya Unutulmuş Tanrı’nın diyarı tarafından yutulduğunda tüm insanlığı silip süpürebilecek o lanetli ve kutsallıktan uzak kabus yaratıkları için.
Kabus Büyüsü’nün bulaştığı önceki tüm ilahi diyarların nüfusunu çoktan tüketmiş olan o yozlaşmış tanrılar için.
Tüm bu karmaşa başlamıştı çünkü ne Nephis ne de Sunny, hükümdarların Kabus Büyüsü’nün gelecekteki sınavlarıyla yüzleşebileceğine inanıyordu. Hükümdarlar ulu ve kudretliydi, başarıları gerçekten efsaneydi... Ya da bir zamanlar öyleydi. Ancak artık ketumlaşmış ve rehavete kapılmışlardı; on yıllarını insanlığın filizlenen gücünü boğarak ve yaklaşan felakette uyanık dünya nüfusunun çoğunu terk etmeye hazırlanarak boşa harcıyorlardı.
Belki kendince sebepleri vardı, belki de tek yolun bu olduğuna inanıyorlardı... Ama bu sebepler yeterli değildi ve seçtikleri yol sadece yıkıma çıkıyordu.
Bu yüzden, o an için sayısız hayatı kurtarırken onları yok etme fırsatını kaçırmak, gelecekteki tüm hayatları ölüme mahkum edebilirdi.
Seçimi bu kadar ıstıraplı kılan da buydu.
Sunny bu kararı verdiğini hayal bile edemiyordu... Ama Nephis vermek zorundaydı.
Bunu sadece birkaç gün içinde yapması gerekecekti.
Hala biraz zamanları vardı; İki Geçit’in düşüşünü, Song ordusunun geri çekilmesini ve Kılıç ordusunun kampı kuşatmasını izleyecek kadar zaman.
Sunny o süre zarfında ikisinin de üstünlük mertebesine ulaşabileceğini sanmıyordu, bu yüzden hükümdarlarla birer aziz olarak dövüşmeye hazırlanıyordu.
Üçü; Sunny, Nephis ve Cassie, bu savaş için uzun zamandır plan yapıyorlardı.
Ancak planın son zamanlarda biraz değişmesi gerekmişti.
Bu yüzden Gölgelerin Efendisi birlikleri izlerken, gölgelerinden biri gizlice süzülerek uzaklaştı.
Bir an sonra, İsimsiz Tapınak’a... Daha doğrusu onun altındaki Oyuklar’a doğru yola koyulmuştu.
Canavarlardan oluşan uyuyan ordusunu savaşa hazırlama vakti gelmişti.
Ve tabii, generalleriyle ilgilenmenin de.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.