Kanla Ödenen Bedel

Kılıç Ordusu, İki Geçit mevziine devasa bir dalga gibi çarpmıştı.

Ve tıpkı bir dalga gibi, aşılmaz bariyeri aşmayı başaramayıp defalarca geri çekilmek zorunda kalmıştı. Fildişi Adası’nın gelişi bile mevzilenmiş Song Ordusu’nun savunmasını yarmaya yetmemişti; en azından henüz. Savunan taraftaki kayıplar dik bir tırmanışa geçmişti, artık her yeni saldırı çok daha ağır bir bedelle püskürtülüyordu.

Ancak saldıran tarafın zayiatı da bundan aşağı kalır değildi.

Kuşatma tam bir kördüğüme dönüşmüştü. İki taraftan da sayısız asker can veriyor, ölü sayısı her geçen saat katlanıyordu. Henüz iki taraf da rakibini ezmeyi başaramamıştı... Durum sonu gelmez bir şekilde tırmanmaya devam ediyor, sanki kırılma noktası çok yakında gelip çatacakmış gibi hissettiriyordu.

Şans eseri hayatta kalmayı başaran askerler, birer birer gözü pek savaşçılara dönüşüyordu. Savaş, en dayanıklı alaşımları döven bir döküm ocağı gibiydi; fakat katı çelik kolayca kırılabilirdi.

Her insanın bir sınırı vardı ve pek çok kişi kendi sınırına yaklaşıyordu.

Rain, Kılıç Ordusu’nun karargâhında nelerin yaşandığını bilmiyordu ama burada, Büyük Hisar’da, askerlerin morali dibe vurmuş durumdaydı. Ok yağmuru altında surlara tırmanmaya çalışan o zavallı kurbanlar kadar çekmiyor olsalar da yine de korkunç bir azap içindeydiler. İnsanlar ölüyor, ağır yaralar alıyordu.

Herkesle ilgilenecek kadar Uyanmış şifacı yoktu. Bu yüzden yaralıların çoğu sıradan tıbbi müdahalelerle kaderine terk ediliyordu. Song Ordusu’nun sahra hastanesi hasta akınıyla başa çıkmakta zorlanıyor, tıklım tıklım dolu koridorlara kan ve çaresizlik kokusu siniyordu.

Rain bunu çok iyi biliyordu; çünkü boş vakitlerinde hastanede gönüllü hemşirelik yapıyordu. Bu sadece iyilikseverliğinden kaynaklanmıyordu; kendisini kahredici bir şekilde işe yaramaz hissettiği için buradaydı. Sonuçta artık pek de iyi bir asker sayılmazdı. Düşmanları yoldaşlarını vahşice katletse bile onlara ölümcül darbeler indiremiyordu.

Bu yüzden arkadaşlarına başka yollardan faydalı olmak istiyordu. Song Ordusu kadar devasa bir ordunun düzenli işleyebilmesi için savaşla hiç alakası olmayan pek çok işin halledilmesi gerekiyordu. Takımını terk etmeye henüz hazır olmadığı için Tamar’dan resmi bir görev yeri değişikliği talep etmeye yanaşmıyordu. Arkadaşı istese bunu tereddütsüz ayarlardı. Yine de sağda solda ufak tefek işlere birkaç saat ayırmaktan zarar gelmezdi.

Sahra hastanesi, kabulleniş ve çaresizlikle dolup taşan bir çukur gibiydi.

...Kalenin diğer kısımlarında da durum bundan pek farklı sayılmazdı.

Moral yerlerde sürünüyor, askerler hem zihnen hem de bedenen tükeniyordu. Çaresizliklerini katmerleyen şeyse bu korkunç kuşatmanın sonunun bir türlü görünmemesiydi. Her başarısız saldırıdan ders çıkaran düşman, bir sonrakinde daha da etkili taktiklerle geri dönüyor, bu kâbus gün geçtikçe uzuyordu.

Elbette Song Ordusu’nun askerleri de boş durmuyor, onlar da öğreniyordu. İğreti köprülere zarar verme, Kılıç Ordusu’nun kuşatma merdivenlerini dikmesini engelleme ve Fildişi Adası’ndan savaş alanına inen şok birliklerine karşı koyma konusunda epey ustalaşmışlardı.

Ne var ki öğrenilen her dersin bedeli kanla ödeniyordu.

Tamar’ın bölüğünden geriye kalanlar başka bir bölükle birleştirilmiş ve ahşap bir koğuşa yerleştirilmişti. Askerler, birkaç günde bir patlak veren savaşların arasında burada dinleniyordu. Son çatışma bilhassa çetin geçtiği için kimse kolay kolay dayanıklılık toplayamıyordu.

Tabii bu şartlarda toplamak ne kadar mümkünse.

Rain koğuşa girip etrafına bakındı, yoldaşlarını süzdü.

Bazıları köşeye büzülmüş kâğıt oynuyordu. Normalde cıvıl cıvıl, patırtılı geçmesi gereken oyun; ruhsuz, otomatiğe bağlanmış bir harekete dönüşmüştü.

Bazıları ekipmanlarının bakımını yapıyor ya da ufak tefek yaralarını sarıyordu. Bakışları soğuk ve uzaklara dalgındı.

Çoğu ise sadece ranzalarında yatıyordu. Uyuyamıyor ama başka bir şey yapacak gücü de bulamıyorlardı. Bomboş gözlerle tavana dikilmiş, etraflarında olup bitene tamamen duyarsızlaşmışlardı.

Yine de onların koğuşu diğerlerinin yanından bakınca şanslı sayılırdı. Tamar’ın envanterinde ortamı serinleten bir Anı vardı; bu sayede içerisi kavrulmuyordu. Rain’in bu cehennem sıcağındaki vahadan keyif alması gerekirdi ama bugünlerde böyle küçük konforlara bile ilgisiz kalıyordu.

Ranzasına doğru yürüyüp Kuklacı Örtüsü’nün deri parçalarını zihninden sildi ve kendini ağır bir şekilde yatağa bıraktı. Şansına alt ranzadaydı; gerçi Tamar gibi havada yürüyemediği için bu bir lüks değil, zorunluluktu.

Öz tükenmişliğinin etkisinden yeni yeni sıyrılan Fleur, yan ranzadan ona baktı. Narin kız bir süre sessiz kaldıktan sonra içini çekti.

“Rani… banyoda mıydın?”

Rain başını salladı.

“Evet. Erzak konvoylarına yapılan saldırılar durmuş sanırım, artık suyu o kadar sıkı kısıtlamıyorlar. Güzel bir değişiklik oldu.”

Fleur’ün yüzünde kırılgan bir gülümseme belirdi.

“Çok sakinsin.”

Rain kafası karışmış halde ona baktı.

“Ben mi sakinim? İlahi… Beni başkasıyla karıştırdın herhalde.”

Fleur zayıfça başını salladı.

“Yo… Bende yataktan kalkacak derman bile yok. Diğerleri de benden farksız. Ama sen rutinini aksatmadan sürdürüyorsun.”

Rain bir an duraksadı, ardından omuz silkti.

“Alışkanlık işte. Kuzgunyuvası’ndayken avdan dönünce kendimi güzel bir banyoyla ödüllendirirdim. Tabii orada iğreti duşlar değil, adamakıllı hamamlar vardı. Yine de savaştan sonra aynı şeyi yapmak iyi geliyor.”

Fleur’ün tebessümü biraz daha genişledi, sonra bakışlarını kaçırdı.

Bir süre sonra alçak sesle sordu:

“Geri dönebilecek miyiz dersin? Evimize?”

Rain ranzaya iyice yayılıp derin bir nefes verdi.

“Elbette. Savaş bittiğinde.”

Bunu duyan birkaç metre ötedeki bir asker başını çevirdi, ona dik dik baktı ve dudağını büktü.

“Budala… Bu lanet savaş bittiğinde hepimiz gebermiş olacağız.”

Fleur’ün moralini düzeltme çabası baltalandığı için adama buz gibi bakışlar fırlattı.

Ama verecek bir karşılık da bulamadı.

'Aptal...'

Yine de adamın haksız sayılmazdı.

Rain kaşlarını kaldırdı.

“Sen ne…”

Fakat asker onun lafını yarıda kesti.

“Bu savaşın amacı ne ki? Hiç mantığı yok. O piç, Kılıç Kralı, Değişen Yıldız’ın Song suikastçıları yüzünden az daha ölmesini bahane etti. Ama Leydi Nephis’in kendisi en başından beri savaşa karşıydı! Hâlâ da karşı. Sadece o soydaşlar kan arzusuyla tutuşuyor.”

Başka bir asker adama öfkeyle parladı.

“Neler saçmalıyorsun sen be? O suikastçıların Song Hükümranlığı’ndan olmasına imkân yok. Valor Klanı’nın savaşı başlatmak için uydurduğu bir bahaneydi sadece. Kraliçe ne yapsaydı yani? Arkasına yaslanıp o piçlerin topraklarımızı yağmalamasına izin mi verseydi? Sanki o çok meraklıydı böyle olmasına!”

İlk asker bir an sessiz kaldı, sonra tekrar küçümseyerek baktı.

“Savaşı isteyip istemediğini bilmem. Tek bildiğim Hükümranların bu halat çekme oyununu başlattığı ama burada geberenlerin biz zavallı ölümlüler olduğu. Çok savaşmak istiyorlarsa gitsinler kendi aralarında kapışsınlar. Bizim kanımızı emmenin ne anlamı var?”

Başını çevirip Rain’e baktı.

“Sen ne düşünüyorsun Rani? Tüm bunların sana mantıklı gelen bir yanı var mı?”

Kız bir süre tereddüt etti, ardından içini çekti.

“Siz de mi böyle düşünüyorsunuz?”

Mırıldanan birkaç asker oldu. Gerikalanlar cevap vermedi, sadece yorgun ve karanlık ifadelerle ona bakmakla yetindi.

Rain başını salladı.

“Bence… çenelerinizi kapalı tutsanız iyi edersiniz. Bu, kraliyet leyonlarından biri. Tamar’ın duyması sorun değil ama böyle şeyleri yumurtlarken Kan Kardeşleri’nden biri yakınınızdan geçerse başınız çok fena belaya girer.”

Kraliyetin yedi leyonundan birinde bile moral bu kadar dibe vurmuştu. Diğer tugayların ne halde olduğunu düşünmek bile istemiyordu.

Rain tavana bakarak ağır bir ah çekti.

'...Song Hükümranlığı’nın sonu ne olacak?'

Umutlu kalmak zordu.

Hatta kimseye acımak bile gelmiyordu içinden... Birçok insan artık sadece savaşın bitmesini istiyor, kimin kazandığını, hatta bir kazananın olup olmadığını bile umursamıyordu. Fakat savaşın yavaşlamaya hiç niyeti yoktu.

Aksine, giderek daha da hızlanıyor gibiydi.

Gerçekten hepsi burada ölüp gidecek miydi?

Geveze asker nefretle lanet okudu.

“Konuşamayacak mıyız yani? Harika. Mükemmel! Sessizce geberip gitmemizi bekliyorlar herhalde... O zaman bizim o hacılardan ne farkımız kalıyor?”

İyi bir soruydu.

Gerçekten bir farkları var mıydı?

Asker keyifsizce dudağını büküp arkasını döndü ve battaniyesini kafasına kadar çekti. Rain onun belirsiz siluetine acıyarak baktı.

'Aptal. O battaniyenin altında canlı canlı pişip kavrulacak.'

Tamar’ın serinletici Anı’sı harikaydı ama o kadar da değil.

Diğer askerler onun uyarısını dikkate alıp konuyu kapattı.

Yine de gözlerindeki o ifadeyi görebiliyordu…

Ezilmişlik.

Cesur insanlardı, evlerini korumak uğruna ölmeye de hazırdılar.

Fakat ulvi bir amaç uğruna ölmekle, boşu boşuna telef olmak arasında dağlar kadar fark vardı.

Ve bu savaş…

Her geçen gün anlamını biraz daha yitiriyordu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.