Tam da Seishan’ın öngördüğü gibi, Büyük Geçit Müstahkem Mevkisi’ne yönelik ikinci taarruz ancak Fildişi Adası harp sahasına ulaştıktan sonra başladı.
Yürek sindiren, bir o kadar da hayranlık uyandıran bir manzaraydı bu. Gökte süzülen ada, uçurumun üstünde ağır ağır ilerliyor, üzerine yağan yıkıcı saldırı sağanağına ban mısın demiyordu. Yoğun bir duman bulutu adayı birkaç anlığına dalgalanan bir pelerin gibi örttü; fakat hemen ardından, Fildişi Kulesi’nin zarif silueti sislerin arasından bir kez daha sıyrılıp çıktı.
Bembeyazdı, lekesizdi.
Tam o anda, adada konuşlanmış olan Kılıç Ordusu’nun seçkinleri kendi oklarını salıverdi; kaleyi savunanların üzerine ölüm ve yıkım yağdırdılar.
Ada göğün yükseklerinde, uçurumun üzerinde ağır ağır süzülerek Song askerlerini baskı altında tutuyordu. Fırsattan istifade, üç devasa çelik halat karanlığı yarıp karşı taraftaki kadim kemiklere derinlemesine saplandı.
Binlerce asker köprüleri bir an önce kurmak için öne atıldı. Mühendisleri menzilli saldırıların gazabından korumak adına önlerinde devasa kalkanlar taşıyorlardı. Ağır ama emin adımlarla üç köprü biçimlenmeye başladı.
Çok geçmeden, Büyük Geçit’i savunanlar dört farklı cephede birden dövüşmek zorunda kaldı. Bu geçit vermez müstahkem mevkini hem sol hem sağ kanadı hem de ana burcu Kılıç Diyarı’nın askerleri tarafından dövülüyor, Fildişi Adası ise yukarıdan heybetle tepelerine çökyordu.
Bu kez taarruza Yiğitlik Şövalyeleri de dahil olmak üzere Kılıç Ordusu’nun en kıdemli gazileri öncülük ediyordu.
Fildişi Adası kapkaranlık uçurumun ortasına yaklaşıp Song’un savunmasını yarma tehdidi savururken, kalenin arkasından dehşet verici Kâbus Yaratıklarından oluşan devasa bir sürü havalandı. Amaçları adaya boyun eğdirip bu uçan Hisar’ı ele geçirmekti. Buna karşılık, kanatlı Yankıların üzerine tünemiş Şövalyeler onları karşılamak için ileri fırladı.
Canavar Efendisi’nin köleleri, gökyüzünde Yankıları süren savaşçılarla tutuştu. Aşağıda akan korkunç kan gölünün tam üstünde, amansız bir hava muharebesi patlak verdi.
Kıyamet kopmuştu. Bu savaş, Kâbus Büyüsü’nün o karanlık çağındaki en kanlı, en tehlikeli çatışmalardan biri olarak tarihin altın sayfalarına kazınmaya adaydı.
…Çok uzaklarda, batıda, Küçük Geçit’teki durum da pek iç açıcı sayılmazdı.
Birinci Kaburga, heybetiyle insanı ezmeye devam etse de titan iskeletinin göğüs kemiğine bağlandığı nokta çok daha dardı. Bu yüzden oradaki müstahkem mevki daha küçüktü ve burayı koruyan askerlerin sayısı da daha azdı. Yine de dökülen kan en az diğeri kadar korkunçtu.
Orada taarruza öncülük edecek uçan bir ada yoktu. Kılıç Ordusu’nun askerleri yalnızca mühendislerin inşa ettiği köprülere bel bağlamak zorundaydı. Gökten ölüm yağdırıp savunanları baskı altına alan kimse olmayınca, saldıran tarafın verdiği kayıplar çok daha ağır oluyordu.
Sunny, bunca insanın göz göre göre, hiç uğruna ölmesini izlerken zihnini kavuran boğucu bir öfkeyle savaşı seyretti. Gözlerinin önünde cereyan eden bu utanç verici vahşeti durdurmak için yapabileceği hiçbir şey yoktu… Hayır, bu doğru değildi.
Sunny’nin yapabileceği pek çok şey vardı.
Binlerce askeri karşıya geçirecek kadar geniş, gölgelerden oluşma bir köprü çağırabilirdi. Gölgelerini yollayıp kalenin surlarını yerle bir edebilirdi. Orduya geri çekilme emri verip Kral’ın emirlerini hiçe sayabilirdi.
Ama sonra ne olacaktı?
Kendi güçlerini ortaya dökmesi, Song’un Azizlerine de kendi güçlerini salıverme fırsatı tanırdı. Elbette Sunny onlara kök söktürebilirdi… Fakat Müteazım güçlerin bu amansız çatışmasında kaç asker arada kaynayıp heder olacaktı?
Kılıç Kralı’na zamansız bir başkaldırı ise Sunny’nin canına mal olur, Hükümdarları tahttan indirme planlarını imkânsız kılmasa bile katbekat zorlaştırırdı.
Bu yüzden yapabileceği tek şey dişlerini sıkmak, zamanını beklemek ve içini zehir gibi kaplayan öfke duygusuna katlanmaktı.
Daha ne kadar sürecekti bu?
Kılıç Kralı’nın Küçük Geçit’i pürdikkat izlediğini biliyordu. Ona bilgi taşıyan tek kişi Cassie değildi, hem de hiç değil. Bu yüzden Sunny, Kılıç Diyarı kuvvetlerinin kazanma şansının kalmadığı su götürmez biçimde anlaşılana dek bu savaşı bitiremezdi.
Askerlere gelince… Ruhları emilmiş, hayalleri yıkılmış olsa da hâlâ yiğitçe dövüşüyorlardı. Bütün kalpleriyle zafere ulaşmak için çabalıyorlardı; çünkü zafer, onlar için tek kurtuluş kapısı gibi görünüyordu.
Kahretsin.
Yüzünü Dokumacı’nın Maskesi’nin arkasına gizleyen Sunny, savaşı sessizce izledi.
Nihayetinde dökülen kan dayanılmaz bir boyuta ulaştı ve taarruzun ivmesi kırıldı.
Aradığı bahaneyi bulmuştu.
"Geri çekilin!"
Uzaklarda bir yerde, Büyük Müstahkem Mevki’ye yapılan taarruz da ölümcül bir kilitlenmeyle son buluyordu. Kalenin kapıları özel büyülü bir koçbaşının darbelerine dayanmış, saldıran üç koldan hiçbiri surlarda sağlam bir köprü başı tutmayı başaramamıştı.
Fildişi Adası da Canavar Efendisi’nin köleleri tarafından kuşatılınca ve Song savaşçılarının eline geçme tehlikesi baş gösterince geri çekilmek zorunda kalmıştı.
Bu da bir başka yenilgiydi.
Kahretsin, kahretsin, kahretsin!
Hınçla dolan Sunny, savaşın o vahşet dolu manzarasından gözlerini kaçırıp yürümeye başladı.
Çok geçmeden savaş bitti ve Sunny kendi çadırına çekildi.
Anvil’in sadece iki başarısız taarruzla yetinmeyeceğini biliyordu… Özellikle de ikincisi Song Ordusu için birincisinden çok daha ölümcül olmuşken.
Üçüncü bir taarruz daha olacaktı, sonra dördüncüsü, sonra beşincisi…
Taraflardan biri kırılana dek bu böyle sürecekti.
…Sunny zihninde savaşı yeniden yaşayıp bir sonraki sefer kayıpları nasıl en aza indireceğine dair fikirler üretirken, biri çadırına yaklaştı.
Kibarca vurulan bir kapının ardından, kraliyet klanının al kırmızısı pelerinini giymiş bir adam yavaşça içeri girdi.
Sunny maskesinin arkasından ona soğuk soğuk baktı.
"Ne var?"
Adam eğilerek hürmetkar bir tonla konuştu:
"Lord Gölge, efendim. Kral size özel bir emir gönderdi…"
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.