Kan ve Çelik Denizi

Sunny, iki büyük ordunun insanlığın ortak kaderinde birleşerek muazzam bir dayanışma sergilediğini söylemek isterdi ama gerçekte böyle görkemli bir şey yaşanmadı.

Kemik düzlük hâlâ ufalanıyor, kızıl bir dalga gibi kabaran orman Boşluklar'ın derinliklerinden fışkırmaya devam ediyordu. Durum hızla kötüye gidiyor, düzenden geriye kalan ne varsa o azıcık kırıntı da bir anda vahşi bir kargaşaya ve kaosa teslim oluyordu.

Kılıç Ordusu, Song askerlerinin sarsılan hattına ulaştıktan dakikalar sonra, her iki kuvvet de üzerlerine çullanan canavar selinin altında kaldı. Yer sarsıldı, çatlaklar derinleşti. Savaş hatları çöktü, subaylar birliklerinin üzerindeki kontrolü kaybetti ve iki ordu, can havliyle dövüşen devasa bir asker denizine dönüştü.

Daha bir saat öncesine kadar birbirine düşman olan Song askerleri ile Kılıç Bölgesi'nin savaşçıları, aralarındaki husumeti bir kenara bırakıp birbirlerine sarılmış falan değildi. Sadece artık kimse yanındaki adamın hangi taraftan olduğunu umursayacak durumda değildi.

Bu kemik düzlükte artık sadece insanlar ve kâbus yaratıkları vardı.

Bir de gökyüzünde ve yerde o korkunç savaşlarını sürdüren, insanüstü güçleriyle Tanrı mezarı topraklarını paramparça eden yarı tanrılar...

Askerlerin hâlâ direnebilmesini, o iğrenç canavar selinin karşısında tamamen dağılıp gitmemesini sağlayan tek bir şey vardı; o da insan denizinin merkezinin, kâbus yaratıkları yolunda aşılmaz bir kaya gibi dikilerek o korkunç akını göğüslemesiydi.

Orada, çelik ve canavar eti kasırgasının tam ortasında bembeyaz bir ışık parlıyor, insan savaşçıların üzerine süzülerek yaralarını iyileştiriyor, aynı zamanda güçlü kâbus yaratıklarının o ucube figürlerini sarıp sarmalayarak onları balmumu gibi eritiyordu.

Değişen Yıldız tam orada dikilmiş, direniyordu. İki büyük ordunun görmüş geçirmiş gazileri onun arkasında kenetlenmiş, çaresiz asker yığınını bir arada tutan bir çıpa görevi görerek onların karanlığın derinliklerinde boğulmasını engelliyorlardı.

Elbette Sunny de üzerine düşeni yapıyordu. Nephis kendini bu insan denizinin mihveri kılarken, Sunny de suretlerini ve gölgelerini bu darmadağınık kalabalığın sınırlarına yaymıştı. Gölgelerin Efendisi'nin beş farklı bedeni, şimdi bu çatlak kemik düzlükte ölüm ve yıkım saçıyordu; onların yanı sıra Aziz, İblis ve Kâbus da oradaydı.

İki bölgenin tüm azizleri de omuz omuza dövüşmekteydi.

Savaş alanının bir köşesinde Sunny, kendini Aziz Jest ile yan yana dövüşürken bulunca hafifçe gülmeden edemedi. O ihtiyar piçi öldürmeyi hâlâ kafasına koymuştu... ama bu iş daha sonra, başka bir randevu zamanına kalacaktı.

Bir başka köşede ise kendini, devasa bir canavar pençesinden başkasını değil, bizzat Canavar Terbiyecisi'ni kurtarırken buldu. O büyüleyici kadın ona bir bakış atıp zayıfça gülümsedi.

"Bak sen... Gözlerim bayram etti, Lord Gölge."

Sunny kadına soğuk bir bakış fırlattı, ardından miğferinin siperliğinin arkasından homurdandı.

"Bunu söylediğim için üzgünüm ama tek bir gözün kalmış gibi görünüyor."

Canavar Terbiyecisi, emrindeki yaratıklara kâbus yaratıkları çığının üzerine atılmalarını emrederken dişlerini göstererek güldü. Yüzünün sol tarafının tamamen parçalandığı düşünülürse, bu gülüşü oldukça korkutucuydu.

"Hiç merak etme... iyileşir. Ah, neden hepsi de yüzüme hedef alıyor sanki?"

Bir başka tarafta Sunny, Yaz Şövalyesi'nin Nephis'in alevlerinin uzaklardaki parıltısına doğru ilerlediğini gördü.

Maharana hanedanından Dar'ın, Siper Gülü'nden Rivalen'i kuşatan kâbus yaratıklarının üzerine ölümcül bir ok yağmuru boşalttığını fark etti. Ayrıca Aziz Helie'nin, Dagonet hanedanından Jest'in torunu Merhamet'i yutmaya yeltenen devasa bir canavar ile kapıştığını gördü...

Bu manzara hem şiirsel hem de son derece ironikti.

Ancak Sunny'nin etrafında kaynayan bu şiddet denizini izleyecek pek vakti yoktu; kendi beş suretine ve uzaklarda çarpışan iki hükümdara odaklanmak zorundaydı.

Savaş alanının bir yerinde, Ateş Muhafızı Sid, devasa bir canavarın pençelerinden kaçarken küfretti. Yaratık, altı ince kollu dev bir maymuna benziyordu; sıska vücudu iltihaplı yaralarla doluydu ve üzerinde çıyanlar, kurtçuklar oynaşıyordu. Kendi özel yeteneğini kullanarak yaratığa güçlü bir darbe indirdi ancak kılıcı derisinde neredeyse sadece bir çizik bırakabildi.

Yine de kalkanı, o iğrenç maymunu geriye savuracak kadar büyük bir güçle çarpmıştı.

Yaratığın hemen arkasında, yerde doğrulmaya çalışan kırmızı elbiseli, ince bir figür belirdi.

Sid kadını yakalayıp ayağa kaldırdı.

"Kalksana be budala!"

Felise, kanlar süzülen güzel yüzüyle ona sersemlemiş bir ifadeyle baktı.

Boğuk bir sesle mırıldandı:

"Ben... kendim... kalkabilirim."

Sid dişlerini sıktı.

"Kapa çeneni de bana yardım et!"

İkisi sırt sırta verip kâbus yaratıklarına karşı durdu. Sid kılıcını savururken, Felise de dalgalı hançerini kaldırdı.

Bir an sonra, canavarlar üzerlerine çullandı.

Biraz ötede, Beyaz Tüy'den Aziz Tyris, soğuk yüzünde hiçbir duygu belirtisi olmadan devasa bir iblis ile karşı karşıyaydı. Ölümcül kılıç fırtınasının ortasında yüce formuna bürünemediği için insan bedeninde savaşmak zorundaydı.

Kılıcını inanılmaz bir hıza ulaştıran sert bir rüzgârla ileri atıldığı sırada, beyaz kürklü, kanatlı devasa bir aslan iblisin üzerine atıldı ve keskin dişlerini onun böğrüne geçirdi. Devasa kâbus yaratığı onu üzerinden kolayca silkeledi ve ardından Tyris'e doğru ölümcül bir hamle yaptı.

Ancak çenesi kadının üzerine kapanmadan hemen önce...

Bir karanlık dalgası yaratığın etrafını bir girdap gibi sardı ve Revel, onun içinden güzel bir iblis gibi sıyrılarak çıktı. Kanatlarının ucundaki pençeler iblisin boğazına saplandı; çenesini iki eliyle kavrayıp yırtmak için tüm kaslarını zorladı.

Savaşın gök gürültüsünü andıran gürültüsünü bastıran acı dolu bir kükreme yükseldi ve etrafa siyah kanlar saçıldı.

Üçünden çok da uzak olmayan bir yerde, Rain ve Tamar, insan boyutundaki böcek sürüsünün ortasında kalmıştı. Karıncaya benzeyen bu yaratıklar, kadim ormanın diğer dehşetengiz canavarları kadar dayanıklı değildi ancak sayıları insanı dehşete düşürmeye yetiyordu.

Can havliyle dövüşüyorlardı; Rain canavarları yaralıyor, Tamar ise işlerini bitiriyordu. Fakat o ucube karıncalar o kadar çoktu ki...

Rain tam sendelediği sırada, yanından bir yıldırım parıltısı geçti. Pis yaratıkların tam ortasına çarpan yıldırım, birinden diğerine sıçrayarak birkaçının anında yere serilmesine neden oldu.

Göz ucuyla arkasına baktığında, zırhı darbe almış, beyaz pelerini kana bulanmış sarı saçlı genç bir kadın gördü. Genç kadın etrafında dönerek bir başka canavarı daha biçti ve titreyen adımlarla geriledi.

Üçü bir anda sırt sırta vermiş durumda kaldılar.

Zorlukla nefes alan Rain, kendini gülümsemeye zorladı.

"Hey, sen... Seni tanıyorum değil mi?"

Tüy Şövalyesi arkasını dönmeden, soğuk bir tonla cevap verdi:

"Sanırım."

Rain hafifçe güldü.

"Bacağın nasıl oldu?"

Karınca sürüleri yıldırımın şokunu atlatıp yeniden üzerlerine doğru atılırken, genç kadın sesindeki hafif iğneleyici tonla karşılık verdi:

"Peki ya senin boynun?"

Ne yazık ki cevap verecek zaman yoktu...

Çok uzaklarda, Fildişi Adası'nın hırpalanmış yüzeyinde duran Sunny, kafasını hafifçe yana eğerek savrulan bir şarapnel parçasından kaçındı ve endişeli bir ifadeyle gökyüzüne baktı.

Orada, akan bir kan nehri ile uğuldayan ölümcül çelik küre bir kez daha çarpışıyor, kılıç fırtınasının ortasında devasa bir delik açıyordu.

Aşağıda ise titanlar yavaş yavaş zincirlerinden boşanıyordu.

Gözleri karardı.

Yavaşça içini çekti.

Henüz değil.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.