Savaş meydanının ortasında Cassie, kendini giderek daha az canlı bir kukla gibi hissediyordu. Ki Song’un ruhu ve bedeni üzerindeki hakimiyeti elbette sürüyordu ancak kraliçe ya Cassie’nin her hareketini kontrol edemeyecek kadar meşguldü ya da ona bir parça hareket alanı tanımaya karar vermişti.
Cassie ise bu ani serbestlik karşısında rahatlamalı mıydı yoksa kederlenmeli miydi, henüz emin değildi.
Kabus canavarlarının güruhu Song ordusunun üzerine ilk çullandığında, bedeni tamamen kraliçenin kontrolü altındaydı. Kendi sınırlarının fersah fersah ötesinde bir savaş becerisiyle hareket etmek, doğuştan bir katilin soğukkanlılığıyla o korkunç yaratıkları birer birer biçmek tuhaf bir deneyimdi. Daha da tuhafı, Cassie tüm bunları ancak Seishan’ın gözlerinden görebiliyordu.
Yüzü aynı yüz, bedeni aynı bedendi. Gelgelelim, bunun dışındaki her şey yabancıydı; o vahşi duruşu, ölümcül zarafeti, kendinden emin hareketlerindeki o pürüzsüz akıcılık... Cassie bedeninin savaştığını hem hissediyor hem de görebiliyordu ama onu hareket ettiren kendisi değildi.
Tüyler ürpertici bir histi bu.
Kraliçenin ona biçtiği rol, kendi hayatı pahasına bile olsa Seishan’ı korumaktı. Bu yüzden Cassie’nin bedeni, istese de istemese de Song’un güzel prensesinin koruması haline gelmişti.
Ancak Ki Song ile Anvil arasındaki savaş yeni bir safhaya geçince, Cassie birden bedeninin kontrolünü yeniden kazandı. Uyanmış ve yükselmiş yeteneklerine erişimi de büyük ölçüde geri gelmişti; bu durum, kraliçenin o tekinsiz rehberliğini kaybetmenin yarattığı boşluğu bir nebze olsun dolduruyordu.
Yine de tamamen özgür sayılmazdı. Kendi bedeni, bazı şeyleri yapmasına engel oluyordu; mesela Seishan’dan çok uzaklaşamıyor ya da ince kılıcını onun sırtına doğrultamıyordu.
Zaten onu öldürmek istemezdim ki...
Kraliçe onun hayatta kalmasını ne kadar istiyorsa, Cassie’nin de Seishan’a o kadar ihtiyacı vardı.
Savaş başladığında ikisi Yedinci Lejyon’un ön safındaydı. O uğursuz orman Boşluk’un karanlığından sıyrılıp yeryüzüne fırladığında ve dehşet verici canavarlar yüzeye çıktığında, Seishan hemen harekete geçerek Song ordusunu toparlamaya çalışmıştı. Kemik ovasının yarıldığını ilk fark edenlerden biri oydu ve buna göre hamle yapmıştı.
Seishan’ın bu hızlı müdahalesi pek çok hayat kurtarmıştı ama yeterli olmamıştı.
Savaş kısa sürede tam bir kaosa sürüklendi. Song ordusu da tıp kı meydan gibi paramparça olmuştu; askerler derin çatlaklar ve o çatlaklardan fışkıran kızıl dalgalarla birbirinden kopmuştu. Formasyon üzerinde yeniden hakimiyet kurmak neredeyse imkansızdı ancak Seishan ve Canavar Terbiyecisi yine de pes etmeyerek orduyu geri çekmeye çalışıyordu.
Bu pamuk ipliğine bağlı savunma hattı çökmek üzereyken, Gölgelerin Lordu o canavarca bineğinin üstünde, kan revan içinde belirdi. Kabus canavarlarının bitmek bilmeyen güruhunu yarıp geçmiş, arkasında hırpalanmış Kılıç ordusuyla savaşın seyrini değiştirmişti.
Durum bir an için, kısa bir süreliğine de olsa düzeldi ama kaos daha da derinleşti. Birlikler arasındaki tüm sınırlar kalktı; insanlar kimin dost kimin düşman olduğuna bakmaksızın omuz omuza dövüşmeye başladı.
Dünya vahşi bir kıyımla sarsılıyordu.
Savaşın hengamesi Seishan ve Cassie’yi insan askerlerin oluşturduğu o devasa güruhun merkezinden uzaklaştırdı. Orada, Nephis ve Ateş Muhafızları en ölümcül canavarlara karşı amansız bir direniş gösteriyordu.
O sırada Cassie, beceri ve güçlerini özgürce kullanabilecek kadar kendine gelmişti. Kendi başına sergilediği performans, kraliçenin kontrolü altındayken yaptıklarının çok gerisindeydi ancak hayatta kalmasına yetiyordu; ucu ucuna da olsa.
Seishan ise aksine, etrafta ne kadar çok kan dökülürse o kadar güçleniyordu. Şimdi kimin kimi koruduğu belirsizleşmişti. Yine de kraliçenin kızı bile bu yıkıcı savaşın hararetli hengamesinde zorlanıyordu.
İkisi de kan içindeydi, zırhları parçalanmış ve darbe almıştı. Cassie’nin tek yapabildiği Seishan’ın yakınında kalmak ve kadının savaş meydanındaki kararlı adımlarını takip etmekti. Seishan’ın güzel yüzü her geçen saniye daha da kararıyor, çaresizliği derinleşiyordu.
"Veil!"
Aniden Seishan, tedbiri tamamen elden bırakarak öne atıldı. Kabus canavarlarının arasına daldı; pençeleriyle yaratıkların derilerini keskin bıçaklar gibi yırtıp atıyordu. Dişlerini de acımasızca geçiriyor, etrafa pis kokulu kan nehirleri saçıyordu.
Seishan’ın açtığı her yara normalden çok daha fazla kanıyor, o korkunç yaratıklar Cassie’nin tahmin ettiğinden çok daha hızlı ve vahşice can veriyordu.
Canavar güruhunu yarıp geçtiklerinde, savaşın sessizliğe gömülmüş ıssız bir köşesine ulaştılar. Burada hiçbir insan asker hayatta kalamamıştı; canavarların cesetleri üst üste yığılmıştı. Ölü canavarların arasında Canavar Terbiyecisi’nin parçalanmış kölelerinin bedenleri göze çarpıyordu.
Bu devasa mezarlığın tam ortasında, boş bir çemberin içinde tek bir figür yerde yatıyordu.
Narin yapılı, büyüleyici yüzü ve beyaz saçları kana bulanmış bir kadındı bu... Moonveil, Seishan’ın kız kardeşi.
Seishan o canavarca formundan sıyrılıp hareketsiz bedene doğru koştu. Dizlerinin üzerine çökerek kulağını Moonveil’in kanlı göğsüne yasladı.
Cassie onun fısıltısını duyabiliyordu:
"Yaşıyor... Hâlâ yaşıyor..."
Etraflarında savaş hâlâ sürüyordu ve her an yeni bir dehşet üzerlerine çullanabilirdi. Cassie, Seishan’ın başında dikilerek silahlarını kaldırdı ve savunma pozisyonu aldı.
Savaş meydanının kiri pası altındaki solgun dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi.
Ses tonunu düz tutmaya çalışarak, arkasına dönmeden konuştu:
"Annenizin sevgisinin yüküne gıpta etmek gerçekten zor."
Bu sözleri söylemek için uzun zamandır bekliyordu.
Seishan, baygın yatan Moonveil’den bir an için kafasını kaldırıp soğuk, keskin gözlerini öfkeyle Cassie’ye dikti.
Ardından bakışları daha da uzağa kaydı; gökyüzünün derinliklerinde yankılanan kılıçların fırtınasına doğru çevrildi.
Doğru zamanda söylenen birkaç kelime, bir kılıçtan çok daha derin yaralar açabilirdi.
Ve verimli bir toprağa ekilen küçük bir şüphe tohumu, gün gelip devasa bir ağaca dönüşebilirdi.
Seishan şüphe duymayacak kadar aptal değildi ancak bunu kabul etmek için küçük bir itici güce ihtiyacı vardı. Birlikte geçirdikleri bu günlerde Cassie, ona tam da bu darbeyi vurmak için sinsice zemin hazırlamıştı.
Ki Song’un kızları, annelerine fazlasıyla sadıktı. Ancak birbirlerine olan bağlılıkları her şeyin ötesindeydi.
Sokaklardan toplanıp yenilmez birer savaşçı olarak yetiştirilen bu yetim kızlar, birbirlerini kraliçeden çok daha fazla önemsiyordu.
Onları ihanetin eşiğine sürüklemek için Cassie’nin kullanması gereken kaldıraç buydu. Bir seçim yapmalarını sağlamak ve Nephis tahtı ele geçirdiğinde hayatlarını kurtarmak.
Seishan, kız kardeşi kollarında can çekişirken uzaklarda kılıç kralıyla çarpışan annesini izledi. Gözlerindeki ifade yavaşça sertleşti.
Bakışlarını kaçırıp dişlerini sıkarak bir hatıra çağırmaya koyuldu.
"Kes sesini."
Cassie gülümsedi ve bu emre itaat etti.
Ne de olsa söylemek istediğini zaten söylemişti.
Ve Seishan, henüz farkında olmasa bile, seçimini çoktan yapmıştı.
Umarım Moonveil yaşar, diye geçirdi içinden.
Ama ölürse de bu ders hafızasına çok daha derin kazınacaktı.
Cassie içini çekti.
Tam o sırada, biraz ötede beliren karanlık bir figür dikkatini dağıttı ve zihninde tanıdık bir ses yankılandı.
"Cassie... Diğerlerinin durumunu bilmem gerek. Güçlerin geri döndü mü?"
Derin bir nefes aldı.
Güçleri gerçekten de geri dönmüştü.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.