Nephis, yorgun askerlerden oluşan kolun en önünde, her zamanki gibi saf ve göz alıcı bir şekilde yürüyordu. Gümüş rengi saçları, gökyüzündeki bulut perdesinden süzülen solgun ışık hüzmelerinin altında parıldıyor, üzerindeki beyaz tuniğin yumuşak kumaşı narin vücudunun hatlarını incelikle ortaya çıkarıyordu.
Sunny gözlerini kırpıştırdı.
Şaka yapmıyormuş.
Nephis zırh giymekten gerçekten de vazgeçmiş gibi görünüyordu. Normalde parıl parıl parıldayan çelik bir zırh kuşanır, yiğit ve asil bir şövalye gibi arzıendam ederdi. Bugün ise o zırhın yerini hafif bir tunik ve deri sandaletler almıştı. Çok daha yumuşak ama bir o kadar da göz alıcı bir görünüm kazanmıştı.
Yine de Sunny'nin bundan şikayet etmeye niyeti yoktu.
Arkasından gelen Ateş Koruyucuları sıcaktan perişan olmuş görünseler de Nephis, sanki günlerdir Mezarlık'ın o tehlikeli yüzeyinde yolculuk yapmamış gibi taze ve tertemiz görünüyordu.
Saçlarındaki su damlacıklarını fark edince kafa karışıklığı içinde başını yana eğdi.
Neden bu kadar temiz ki?
Bu bir gizemdi.
Sunny'nin etrafındaki askerler gürültülü tezahüratlarla ortalığı inletirken o sadece sessizce kızı izledi.
Nephis de onun bakışlarını hissetmiş gibi başını çevirip arkaya baktı.
Dudakları güzel bir tebessümle kıvrıldı.
Tezahüratlar daha da yükseldi.
Birden birisi Sunny'yi omzundan yakaladı ve tarif edilemez bir heyecanla kulağına bağırdı:
"H-hey! Gördün mü?! Bana gülümsedi!"
Hemen ardından diğer kulağına bir başka ses saldırdı:
"Ne saçmalıyorsun be budala?! Değişen Yıldız Hanımefendi sana niye gülümsesin? Besbelli bana gülümsedi!"
Sonra üçüncü bir ses araya girdi:
"Hayır, hayır, kesinlikle bana baktı!"
Askerler heyecandan deliye dönmüştü.
Sunny dişlerini göstererek gülüp onlara şöyle bir baktı.
"Evet. Gördüm."
Ama elbette hepsinin yanıldığını biliyordu.
Sunny, Nephis'in kampa girdiği yöne doğru tekrar baktı.
Bana gülümsedi.
Sadece bana.
Onun kampa vardığını gördükten sonra Sunny sessizce Fildişi Ada'ya döndü. Anvil, Kaybolan Göl'ün savunmasını yönetmeye gittiği ve Morgan da Sığınak'ı korumak için ayrıldığı için Demir Kılıç Ordusu'nun ana kampında kraliyet ailesinden geriye sadece o kalmıştı. Bu yüzden kalesine dönüp dinlenebilmesi için biraz zaman geçmesi gerekecekti.
Bu sırada Sunny onu evinde karşılamak için hazırlık yapabilirdi.
Sanki bir sihirle tüm yorgunluğu uçup gitmişti. Aksine, içi enerjiyle doluydu; arada sırada esnemese, kimse onun uykusuzluktan ve bitkinlikten kırıldığını tahmin bile edemezdi.
Şimdi, ne yapsam acaba...
Sunny, Nephis ile romantik anlar geçirmeyi çok istiyordu ama ne yazık ki Mezarlık bu tür fırsatlarla dolup taşan bir yer değildi. Üstüne üstlük, insanların flört ederken tam olarak ne yaptıklarına dair sadece yarım yamalak fikirlere sahipti.
Temel şeyler oldukça basitti aslında... Beraber yürüyüşe çıkmak, sinemaya ya da tiyatroya gitmek, şık mekânlarda yemek yemek. Müze gezmek, lunaparklara gitmek ve konserlere katılmak. Çiftlerin hoş bir ortamda birlikte vakit geçirmelerini ve güzel deneyimler paylaşmalarını sağlayacak her türlü etkinlik.
Fakat Mezarlık'ta yürüyüşe çıkılacak güzel bir yer yoktu, ne tiyatro vardı ne de yemek yenecek şık bir mekân. Ne müze, ne lunapark, ne de bir konser. Birlikte geçirdikleri zamanın büyük bölümü iğrenç Kabus Canavarları ile dövüşmekle geçmişti ve paylaştıkları deneyimler her ne kadar hoş olsa da pek romantik sayılmazdı.
İç çeker
Kahretsin.
Sevgisini göstermek için yapabileceği şeyler gerçekten çok kısıtlıydı. Ona lezzetli yemekler hazırlayabilir, güzelce masaj yapabilir ve anlatacaklarını dinleyebilirdi.
Bunlar da güzeldi elbette ama yine de bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordu.
Sunny'nin gözleri aniden faltaşı gibi açıldı ve elini alnına vurdu.
Hediyeler! Hediyeleri unuttum... Kahretsin, tam bir aptalım!
Onun için bir Bellek de yapmalıydı. Bunu daha önce neden akıl edememişti ki?
Şimdi artık çok geçti...
Keyifsizce başını sallayan Sunny, Işıltılı Mağaza'nın kilerini yağmaladıktan sonra Gölge Adımı'nı kullanarak Fildişi Kule'ye ışınlandı ve yapabileceği az sayıda şeyden birine girişti: Nephis için mükemmel bir akşam yemeği hazırlamak.
Son iki haftadır askeri rasyon yemekten bıkmış olmalıydı, zaten Kaybolan Göl'e doğru yapılan yürüyüş sırasında da pek iyi beslenememişlerdi. Bu yüzden lezzetli bir şeyler tatmaktan kesinlikle mutlu olacaktı.
Yemek pişirirken kendi kendine kıkırdadı.
Düşününce... Benim de tadımın gayet güzel olduğu söylenir.
Bu boş bir övünme değildi. Sunny lezzetli olduğundan son derece emindi; aksi takdirde o ufak tefek boyuna ve narin yapısına rağmen sayısız Kabus Canavarı onun etini yemek için can atmazdı.
Bunun sebebi onun o eşsiz lezzeti değilse neydi peki?
Sunny yemeğe o kadar odaklanmıştı ki arkasındaki hafif ayak seslerini duymadı. Ancak arkasından yükselen tanıdık o sesle irkildi.
"Neye gülüyorsun öyle?"
Sunny bir an donakaldı, sonra yavaşça arkasına döndü.
Nephis arkasında durmuş, hafifçe gülümsüyordu. Yakından, savaş kampının kapısındakinden bile daha büyüleyici görünüyordu ve bu durum Sunny'nin kalbini deli gibi çarptırmaya yetti.
Kalbinin hızla çarpmasının bir başka sebebi daha vardı; çünkü bu soru olabilecek en kötü zamanda gelmişti!
Sunny yutkundu, ardından dürüstçe... elinden gelen tek şekilde cevap verdi:
"Şey, ııı... Kendi kendime düşünüyordum da. Benim de tadımın bayağı güzel olması gerektiğini... Yani, lezzet açısından."
Neph'in gülümsemesi biraz daha genişledi ve o çarpıcı gri gözleri güneş ışığında parıldadı.
Birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra her zamanki sakin tonuyla konuştu:
"…Ona ben karar veririm."
Bunu söyler söylemez ellerini Sunny'nin omuzlarına koydu ve onu derin bir öpücüğe çekti.
Sunny de ellerini onun ince beline doladı, verdiği cevaptan son derece memnun kalmıştı.
Ne diyebilirim ki? Sanırım gerçekten öyleyim...
Anvil'in Kaybolan Göl kıyısında patavatsızca böldüğü o ana, kaldıkları yerden aynen devam edecekler gibi görünüyordu.
Bu durum Sunny'nin fazlasıyla işine gelirdi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.