Gölgenin Merhameti

Asla bilinmemeli. Asla sevilmemeli. Asla tapınılmamalı.

Sunny, yüzünde en ufak bir duygu kırıntısı bile belirmeden Anvil’e dik dik bakıyordu.

Gözlerinin derinliklerinde ucu buçağı olmayan dipsiz bir karanlık yuvalanmıştı.

Başlarının çok üzerinde, dört bir yanlarında, sayısız uçan kılıç hışırdayarak devasa bir kubbe oluşturacak şekilde yavaşça bir araya geliyordu.

Sunny başını kaldırıp yukarı baktı, ardından derinden bir iç çekti.

Kader dışı kaldığım iyi olmuş o zaman.

Ne de olsa dünya onu unutmuştu.

Kimse onu sevemezdi...

Çünkü kimse onu gerçekten tanıyamazdı.

En azından gerçek anlamda.

Bu acı gerçeğin tüm ağırlığı yüreğine çökerken başını kaldırdı ve uzaklara baktı. Orada, Kraliçe’nin devasa gemisi alevler içinde küle dönüyordu.

Göz kamaştırıcı beyaz alevlerin uzaklardan vuran parıltısı yüzünü aydınlatsa da gözlerini boğan gölgeyi dağıtmaya yetmedi.

Sunny bir an hareketsiz kaldı, ardından gözlerini yere indirdi.

Ön plana çıkmaktan her zaman kaçınmış olmam da isabet olmuş.

Kendi yöneliminin doğası gereği gücünün sınırlarını gizlemek, gölgelerde kalıp dikkat çekmekten, hele ki tanınmaktan kaçınmak zorunda kalmıştı. İnsanlığın en ünlü ve saygı duyulan savaşçısı olan Kırık Kılıç’ın aksine, Sunny hep başkasının hikayesindeki önemsiz bir figüran gibi görülmüştü.

Sanki kader onu ilk günden beri bu ana hazırlıyordu. Hem onu Dokumacı’nın yasaklı soyuna ulaştırmış hem de lanetinden kaçması için gereken araçları eline vermişti.

Dokuma’nın neden yasaklandığını bilmese bile, sunduğu inanılmaz lütufların bedelini ödemekten bir şekilde kaçınmayı başarmıştı.

İlk Kabus’ta bir Gerçek İsim kazanmak, İlahi bir Yönelim’e sahip olmak, bir Soy Yadigar’ı bulmak ve bunca akılalmaz işi başarmak... Başka biri olsa insanlığın el üstünde tutulan bir kahramanı haline gelirdi ama Sunny kendini çok iyi gizlemişti. Zaten kendisine kahraman denmesi fikrinden nefret ediyordu, bu yüzden gölgelerde kalmak onun kişiliğine çok daha uygundu. Nephis ikisinin yerine de spot ışıklarının altında parlayabilirdi.

Yine de ufak bir sorun vardı...

Sunny geçmişte bu gizlilik işini iyi kıvırmıştı ancak şu an göze batmamak konusunda pek de başarılı sayılmazdı. Aslında durumu fena halde batırmıştı.

Uykucu Sunless, Uyanmış Sunless ve Usta Sunless... Bunların hepsi kendi halinde, önemsiz görünen isimlerdi.

Ancak Gölgelerin Efendisi fazlasıyla nam salmıştı. Daha da kötüsü, bir Egemen olmak üzereydi. Şöhreti her iki dünyada da çığ gibi büyüyecek, Kırık Kılıç’ın ününü bile gölgede bırakacaktı.

Çünkü Kırık Kılıç, tüm başarılarına rağmen halkın gözünde sadece bir azizdi; o dönemin en güçlü, ilk insan aziziydi belki ama nihayetinde yalnızca bir Aşkın’dı. Sunny ise artık bir yarı tanrıydı.

Sadece yarı tanrı olmakla kalmıyor, aynı zamanda insanlığın parlayan yıldızı Nephis’in tek dengi, onun diğer yarısı, en güçlü müttefiki ve söylentilere göre sevgilisi olarak biliniyordu.

Yani sahneye öyle bir çıkmıştı ki artık gizlenmesi imkansızdı. Savaş bittiğinde milyarlarca insan onu tanıyacaktı. Sevilip sevilmeyeceği şüpheli olsa da herkesin ondan korkacağı, saygı duyacağı ve ona tapınacağı kesindi.

İki büyük ordunun askerleri evlerine döndüklerinde onun dehşet verici gücünü ve merhametsiz kılıcını dilden dile anlatacaktı. Sayısız hayatı kurtardığı için ona minnet duyacaklardı.

Ve şöhreti çığ gibi büyümeye devam edecekti.

Ah. Ne zahmetli iş.

Yine de gelecek tamamen karanlık sayılmazdı. İyi bir yönü de vardı; Sunny’nin Alan’ı insanlara bağlı değildi. Onun sadece gölgelere ihtiyacı vardı ve gölgeler, insanların aksine, ruhlarında o ilk Arzun’un kıvılcımlarını taşımıyordu. Gölgelerin bir ruhu bile yoktu, bu yüzden onların tapınması dünyanın sonunu getirmeyecekti.

Dolayısıyla Sunny, uyandığında tüm varoluşu yutacak olan Unutulmuş Tanrı’yı rahatsız etmek istemiyorsa gücünü baltalamak zorunda değildi. Bu harika bir haberdi, çünkü önlerindeki savaşta elde edebilecekleri tüm güce ihtiyaçları olacaktı.

Sadece bir yolunu bulup yeniden gölgelere karışmalıydı.

"İkiyüzlü."

Düşüncelerinden sıyrılan Sunny, sakin ve soğuk bir ifadeyle Anvil’e baktı ve ölçülü bir tonla konuştu:

"En çok senin gibi ikiyüzlülerden nefret ediyorum, Anvil. İnsanlığın ona tapınmasını önlemek için Kırık Kılıç’ın ölmesi gerektiğini söylüyorsun... Ama siz Egemenler, sırf Asterion’u dizginlemek için kendi varlığınızı neredeyse yirmi yıl boyunca gizlemeyi başardınız. Siz gizlenebiliyordunuz da Kırık Kılıç neden ölmek zorundaydı?"

Aşağılarcasına başını salladı.

"Hayır... İtiraf et gitsin. Bir kez olsun dürüst ol. Onu öldürdün çünkü ondan nefret ediyordun. Bu kadar basit."

Sunny elini odachisinin kabzasından çekip havaya kaldırırken Anvil soğuk bir şekilde gülümsedi.

"...Nefret hakkında ne bilirsin ki sen, çocuk?"

Bunu demesiyle birlikte varlığından zorba bir güç fışkırdı. Etraflarındaki kılıç fırtınası donakaldı, sayısız bıçak devasa rünler oluşturacak şekilde bir araya geldi. Rünler kızıl bir parıltıyla alevlendi ve Sunny kendini bir anda kan kırmızısı bir ışığın altında buldu.

Anvil elini hareket ettirince gökyüzünden tek bir dehşet verici kılıç süzüldü, sanki göğün kendisi de onunla birlikte yere iniyordu. Kulakları sağır eden bir rüzgarla etraflarında bir kasırga koptu. Düşen kılıç yükseklerden aşağı indikçe, içinden geçtiği her bir rün halkasıyla dehşet verici keskinliği katlanarak arttı...

Ta ki çatlamış kemik düzlüğü yaracak, yanan oyukların tabanını kesecek ve aşağıdaki kül denizini ikiye ayıracak kadar keskinleşene dek.

Tabii ki her şeyden önce Sunny’yi delip geçecekti.

Sunny başını kaldırıp az önce çağırdığı yadigarını kavradı ve elini daha da yukarı kaldırdı.

Biçici kılıç, hiddetli bir rüzgar fırtınasının eşliğinde üzerine çöktü. Güçlü kasırga havaya kalın bir kül bulutu kaldırdı ve küller yatıştığında...

Sunny hâlâ aynı yerde, tek bir yara bile almadan sapasağlam ayakta duruyordu.

Elinde kapısı ardına kadar açık, taştan küçük bir fener vardı.

Feneri indirirken başparmağıyla kapısını yavaşça kapattı.

Anvil’in gözleri şaşkınlıkla açıldı.

"Nasıl... O saldırıya nasıl dayanabildin?"

Başlarının üzerindeki rünlerin parıltısı söndü ve sayısız uçan kılıç kızıl bir kıvılcım nehrine dönüşerek ufalandı.

Sunny gülümsedi.

"Dayanmadım. Kılıcını sadece Gölge Diyarı’na gönderdim. Küçük bir numarayla kaçmak varken neden o muazzam gücünle kafa kafaya çarpışayım ki?"

Gülümseme yüzünden yavaşça silindi.

"Şimdi ise..."

Siyah odachi şimşek gibi çakarak Anvil’in etine saplandı.

Sunny’nin yüzü karanlık ve ürpertici bir hal aldı.

"Bu, ölüme terk ettiğin İlk Tahliye Ordusu’nun askerleri ve Falcon Scott halkı için. Samara, Dorn, Belle... Ve sayısız diğerleri için. Onların isimlerini unutma, piç."

Kılıç Kralı ölümcül bir darbe almaktan son anda kurtuldu ama Sunny çoktan bir başka şlakk ile yeni bir darbe indirmişti bile. Anvil bunu zırhlı eldiveniyle savuşturmaya çalıştı ama başaramadı. Beyaz kemiğin üzerine kırmızı kan fışkırdı ve kopan bir el yere düştü.

"Bu, burada, Tanrı Mezarı’nda senin anlamsız savaşın uğruna ölen askerler için. Onların her biri birer insandı Anvil, birer istatistik değil. Hiçbirinin ölmesi gerekmiyordu. Gerçi senin gibi bir canavarın bunu umursayacağından şüpheliyim."

Anvil elini kaybetmesine tepki vermedi, sadece geri çekilme ümidiyle sendeleyerek geriledi.

Ancak Sunny’den kaçış yoktu.

Siyah odachi, Anvil’in uyluğunu derinlemesine yırtarak dehşet verici bir yara bıraktı. Kadim kemiğin üzerine daha fazla kan saçıldı.

"Bu, çocukluğunu mahvettiğin Nephis için. Seni zalim, aşağılık herif... Bir çocuğa eziyet etmek eğlenceli miydi? Şimdi de benim azabımı tat o zaman."

Sunny dişlerini sıkarak Anvil’in yaralı uyluğuna sert bir tekme savurdu ve dizlerinin üzerine çöküşünü izledi.

Gökyüzünden Sunny’yi yok etmek için bir kılıç yağmuru boşaldı ama yerden yükselen devasa bir gölge dalgası aşılmaz bir duvara dönüşerek onların araya girmesini engelledi.

Derin bir nefes aldı.

"Ve bu... Bu da benim için. Senin ve senin gibiler yüzünden çekmek zorunda kaldığım tüm acılar için."

Onda pek çok şey değişmişti ama bir şey hep aynı kalmıştı. Sunny... Sunny kendisine yapılanları asla unutmazdı.

Diz çökmüş Kral’a soğuk bir nefretle bakarak odachisini kaldırdı ve son darbeyi indirmeye hazırlandı.

Anvil’in gözlerinde ilk kez belirgin bir duygu parıldadı.

Öfke... Kabullenemeyiş... Çaresizlik...

Parçalanmış zırhından kanlar süzülürken ayağa kalkmak için çabaladı.

"Sen... Beni öldüremezsin... Nephis, o..."

Sunny gerisini duymayı beklemeden kılıcı indirdi.

Yılanı andıran siyah odachisinin namlusu, Kral’ın boynunu fazla bir dirençle karşılaşmadan kesti ve kopan kafa yere yuvarlandı.

Demir taç kayıp kanlı kemiğin üzerine çınlayarak düştü.

Anvil’in bedeni sallandı, ardından metal feryatları eşliğinde ağır bir şekilde yere yığıldı.

Çok yukarılarda, geriye kalan tüm kılıçlar bir kıvılcım fırtınasına dönüşerek dağıldı. Bir an için gökyüzü kızıl bir ışıkla alev almış gibi göründü.

Gerçekten nefes kesici bir manzaraydı.

Bunu izleyen Sunny, Antarktika’nın üzerindeki o kızıl kutup ışıklarını hatırlamadan edemedi.

Kıvılcımlar gözden kaybolurken derin bir iç çekti ve gözlerini kapattı.

Birkaç saniye sonra fısıldadı:

"Benim içimde huzuru bul... Hak ettiğinden çok daha fazlası olsa bile, piç."

Bu, Gölgelerin merhametiydi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.