Mahkûmiyet’in gölgesi öncekinden farklı görünüyordu fakat şüphe yok ki aynı varlıktı.
Titansı figür, obsidyen kumulların ıssız genişliğinde aldatıcı bir yavaşlıkla ilerliyor, attığı her adım dünyayı titretiyordu. Gölgelerden, kara tozdan, devasa obsidyen parçalarından ve rüzgârdan örülmüştü. Uyanmış askerlerin silik, belirsiz gölgelerinin aksine bu neredeyse kusursuz bir bütünlük içindeydi.
Yüzeyinden göğe doğru sayısız öz kıvılcımı yükseliyor, Lanetli Tiran’ın gölgesinin ardında dalgalanan bir duman bulutu gibi süzülüyordu. Karşısındaki manzara; karanlık ve ıssız topraklar, üzerinde yürüyen o devasa kara figür, etrafında alev gibi dönen gümüş ışıltılı akıntılar... Hem büyüleyici ve ürkütücü derecede güzel hem de dehşet vericiydi.
Sunny bir an için neden hem Tanrıkabri’nin düşmüş askerlerinin gölgelerine hem de Mahkûmiyet’in gölgesine denk geldiğini düşündü. Ne de olsa Gölge Diyarı uçsuz bucaksızdı, böyle bir rastlantının olasılığı ne olabilirdi ki?
Akla yatan birkaç ihtimal vardı.
Birincisi, Gölge Kapısı onu Tanrıkabri ile kesişen bir noktaya göndermişti; bu yüzden orada yakınlarında ölen her şey doğal olarak Ölüm Diyarı’nın bu aynı köşesine geçiş yapıyordu.
Diğer bir ihtimal ise Gölge Kapısı’nın doğrudan Gölge Diyarı’nın girişine yakın bir yerde bulunmasıydı. Tüm varlıkların gölgeleri bu karanlık diyara hemen buralardan bir yerden adım atıyordu. Eğer öyleyse Sunny şu anda Gölge Diyarı’nın dış sınırlarında bulunuyordu ve gezinen gölgelerin yürüdüğü istikamet belki de bu diyarın kalbiydi.
Her halükarda Mahkûmiyet’in gölgesi, daha önce gördüğü o sakin ve boş gölgelere hiç benzemiyordu.
Yalnızca çok daha yavaş bir hızla öze dönüşüp çözülmekle kalmıyordu; tamamen yok olması muhtemelen sayısız yıl alacaktı. Aynı zamanda onlar kadar boş da değildi.
Ölüm, Yozlaşma’yı yok eden bir silahtı, bu yüzden Mahkûmiyet’in gölgesi aslında bir Kâbus Yaratığı sayılmazdı. Yine de Uyanmış savaşçıların gölgelerine kıyasla eski ustasından çok daha fazla iz taşıyor gibiydi. Sunny, o devasa gölgeden yayılan, vaktiyle Oyuklar’da hissettiği o kahredici iradenin uzaktan gelen, bastırılmış bir yankısını duyumsayabiliyordu.
Görünüşe bakılırsa bir tanrının iradesi ölümü bile aşıyor, en azından kısmen de olsa gölgesine miras kalıyordu.
Mahkûmiyet’in gölgesi sanki kendi iradesiyle hareket ediyordu.
Fakat...
Sunny’nin aniden beti benzi attı ve bir adım geri çekildi.
Bu durum onu kurtarmaya yetmeyecekti.
Bu da ne böyle...
O devasa gölgeye şahit olduktan sonra Sunny, etraftaki yıkımın Mahkûmiyet’in gölgesi ile gizemli okçu arasındaki savaştan kaynaklandığını tahmin etmişti. Ne de olsa o okçu Sunny’yi görür görmez saldırmıştı, Lanetli Tiran’ın gölgesi neden farklı olsundu ki?
Fakat gerçek çok daha karmaşıktı.
Çünkü bu savaşta tahmin ettiğinden çok daha fazla taraf vardı.
Savaş hâlâ tüm şiddetiyle sürüyordu. Mahkûmiyet’in gölgesi karanlık, ıssız düzlükte ilerlerken Sunny’nin kanını donduran tekinsiz varlıkların saldırısına uğruyordu.
Bu varlıkların kendileri de oldukça büyüktü, her birinin genişliği yüz metreyi buluyordu. Tamamen karanlıktan dokunmuş, biçimsiz ve şekilsizdiler; siyah kumulların üzerinde sanki hayaletimsi bir rüzgârla sürüklenircesine hareket ediyorlardı.
Titansı gölgeye yetiştiklerinde, aşılamaz karanlıktan devasa kefenler gibi havaya yükseliyor, ardından şekil değiştirerek gövdesinin üzerine çöküyorlardı. Sayısız kara dokunaç öne fırlayıp devasa gölgenin içine dalıyor, bu karanlık sürüklenenler birer sülük gibi yüzeyine yapışarak Mahkûmiyet’in etinden koca koca parçalar koparıyordu. Onu diri diri yutuyorlardı.
Ya da en azından buna yelteniyorlardı.
Lanetli Tiran’ın gölgesi de boş durmuyordu. Aynı yönde yürümeye devam ederken kollarını yavaşça hareket ettiriyor, bu dehşet verici varlıkları yakalayıp yok etmeye çalışıyordu. Birkaçı zaten yok edilmişti fakat daha fazlası titansı gölgeyi acımasızca parçalamaya, onu parça parça tüketmeye devam ediyordu.
Avını köşeye sıkıştıran yırtıcılar gibi.
Sunny ürperdi.
Zihninde aynı anda birkaç gerçek netleşti.
Birincisi, Gölge Diyarı düşündüğü kadar boş değildi. Lanetli bir varlığa ait olan Mahkûmiyet’in gölgesi iradesinin bir kısmını korumuş görünüyordu. Dolayısıyla bu ıssız topraklarda başka bilinçli varlıklar da olabilirdi.
Ve tıpkı Sunny gibi, onların da dağılıp yok olmamak için muhtemelen gölge parçaları tüketmeleri gerekiyordu.
Emin olmadığı pek çok şey vardı ama Lanetli varlıkların sık sık ölmediğinden adı gibi emindi. Bu yüzden Mahkûmiyet’in gölgesinin ortaya çıkışı, Gölge Diyarı’nın bu köşesinde barınan tüm dehşetler için karşı konulamaz bir yem olmuş, bu nadir ziyafetin tadını çıkarmaları için hepsini tek bir noktaya çağırmış olmalıydı.
Peki bunlar neydi?
Tıpkı Mahkûmiyet gibi kadim varlıkların gölgeleri mi? Kâbus ya da Yılan gibi hakiki gölge yaratıkları mı? Kâbus Yaratıkları mı?
Yoksa bambaşka bir şey mi?
Henüz bilmiyordu.
Ama öğrenmek zorundaydı.
Çok basit bir nedenden ötürü...
Eğer bu kahredici şeyler Mahkûmiyet’in gölgesini yutmaya çalışıyorsa bu, Sunny’nin de onu tüketebileceği anlamına geliyordu. Lanetli bir Tiran’ı alt etme şansı sıfırdı fakat onun gölgesini yenmek?
Bu en azından olasılıklar dahilindeydi; özellikle de karanlık sürüklenenlerin onu zaten zayıflattığı ve zayıflatmaya devam edeceği düşünülürse.
Sunny neredeyse karşı konulmaz bir hırsla o muazzam gölgeyi inceledi.
Lanetli bir Tiran’ın gölgesi... Eğer onu yok ederse veya en azından son darbeyi vurursa kim bilir kaç gölge parçası kazanırdı?
Sıradan bir varlıkta olacağı gibi yalnızca birkaç düzineyle sınırlı kalmazdı. Zira Sunny, kendisine benzeyen şeyleri öldürdüğünde hak ettiği payı alırdı; tıpkı insanların diğer insanları öldürdüklerinde biriken tüm ruh parçalarından pay alması gibi.
Yani muhtemelen binlercesi gelecekti.
Gözleri karanlıkta parıldadı.
Ne pahasına olursa olsun son darbeyi ben indirmeliyim.
Sunny tam öne atılmaya hazırlanıyordu ki uzaktaki devasa savaşın ritminde ani bir değişim fark etti.
Bir başka karanlık sürüklenen, Mahkûmiyet’ten koca bir parça koparmak üzere havaya süzüldü...
Tam o anda kara göğü yaran bir şey onunla çarpıştı ve yaratığı paramparça etti. Yaralanan dehşet, bir karanlık seli halinde yere çakıldı.
Bir okla vurulmuştu.
Sunny başını hafifçe yana eğdi.
Bak sen şu işe.
Görünüşe göre o gizemli okçu hâlâ mücadelenin içindeydi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.