Geçmişin Gölgeleri

Sid, Hizmetçi’yi... yani Kan Kardeşi’ni gayet iyi tanıyordu.

Adı Felise’ydi. Akademi’de birlikte okumuşlar, Karanlık Şehir’e de aynı zamanlarda ayak basmışlardı.

O yıl onlarla birlikte gelen daha pek çok kişi vardı ama herkes Parlak Kale’ye canlı ulaşmayı başaramamıştı. Hayatta kalanlar ise ya Muhafız olacak kadar şanslı çıkmış ya da sur dışındaki yerleşimde çürümeye terk edilmişti.

Sid ve Felise şanslı sayılmazlardı ama o dönem ellerinde birkaç ruh parçası birikmişti. Vergiyi ödeyip Kale’ye birlikte girdiler. İçeri adım atar atmaz da doğal olarak birbirlerine sıkı sıkı tutundular.

Ne var ki ellerindeki parçalar uzun süre yetmedi. En sonunda vergiyi ödeyecek tek bir şeyleri bile kalmadı. İşte o gün Sid dış yerleşime gitmeye karar verdi, Felise ise Hizmetçi olmayı seçti.

Sid bu kararı yüzünden onu hiç suçlamadı. Felise çıtkırıldım bir kızdı. Dış yerleşimin o acımasız hayatı, onun gibi biri için muhtemelen ölüm fermanı demekti.

Aslına bakılırsa Sid, kendisinin bile hayatta kalabileceğinden oldukça şüpheliydi.

Ama bir şekilde başardı.

Arkadaşlıkları da hemen öyle kopup gitmedi. Unutulmuş Sahil’deki o ilk birkaç ayda, Felise fırsat buldukça ona gizlice yiyecek kaçırırdı. İkisi döküntü bir kulübede saklanır; umutlarını, korkularını ve hem bedensel hem de ruhsal yaralarını paylaşırlardı.

Fakat Kale’nin o geçit vermez surları araya girdiğinde bağı korumak zordu. Zamanla birbirlerinden uzaklaştılar. Felise, Seishan’ın adamlarından biri oldu; Sid ise dış yerleşimin bir avcısı.

Parlak Kale savaşı ve Kızıl Kule kuşatmasından sonraysa yolları tamamen ayrıldı. Sid, Ölümsüz Alev’den Nephis’in ardına takıldı; Elly ise Song’dan Seishan’ın peşinden gitti. O günden sonra geçen uzun yıllar boyunca yolları bir kez bile kesişmedi.

...Bugüne kadar.

Tanrılar aşkına...

Sid, Unutulmuş Sahil’deyken bile fena bir dövüşçü sayılmazdı; aksi takdirde Karanlık Şehir’in sokaklarında hayatta kalamazdı. Aradan geçen yıllarda ise çok daha ölümcül birine dönüşmüştü.

Zincirli Adalar, Güney Seferi, İkinci Kabus ve Değişen Yıldız’la omuz omuza hem Kılıç Diyarı’nda hem de burada, Tanrımezarı’nda verdikleri sayısız savaş, onun zaten sıra dışı olan yeteneğini iyice bileyip olgunlaştırmıştı. Bu durum Sid’i Yükselmişler arasında eşsiz bir konuma getirmişti.

Bir keresinde Gölgelerin Lordu’yla bile dövüşmüştü!

O canavar...

Buna rağmen şimdi Felise karşısında gerilemek zorunda kalıyordu.

Eski dostu çok hızlı, çok güçlü ve çok kurnazdı. Felise’nin kullandığı kris, Sid’in elindeki paralı asker kılıcından daha kısaydı ama yine de her an her yerde bitiyor gibiydi. Daha da kötüsü, çelikleri her çarpıştığında Sid, darbenin o korkunç şiddetiyle elinin titrediğini hissediyordu.

Bunun hiçbir mantıklı açıklaması olamazdı. Özünü çoktan doldurmuş olan ve parayla satın alınamayacak Anılarla kuşanan Sid, bir ustanın ulaşabileceği en üst noktadaydı. Elly’nin yeteneği ise, en azından Uyuyan Yetenek seviyesindeki hali, daha çok yardımcı işlevlere yönelikti. Nasıl olmuştu da böyle canavarsı bir güce erişebilmişti?

Geriye doğru sendeleyen Sid, uyanmış yeteneğini son anda devreye sokabildi. Bedeni bir saliseliğine somutluğunu yitirdi ve o güzel krisin dalgalı namlusu, tendonlarını kesmeden ön kolunun içinden geçip gitti.

Güneşte beyazlamış kemiğin kanlı yüzeyinde geriye doğru kayarak dengesini sağladı ve soluk soluğa kılıcını savunma pozisyonuna getirdi.

Akıl alacak gibi değildi...

"Ne ara bu kadar güçlendin sen?"

Sesi pürüzlü ve hırıltılı çıkmıştı.

Felise dişlerini sıktı ve ardından yıldırım hızıyla ileri atıldı.

"Ben... her zaman güçlüydüm..."

Sid, yeteneğini kullanarak kendine birkaç saniyeliğine muazzam bir güç kazandırdı ve o keskin krisi savuşturdu. Kulakları sağır eden bir gürültü koptu, havaya kıvılcımlar saçıldı.

Boşta kalan elini yumruk yapıp Hizmetçi’nin güzel yüzüne doğru savurdu...

Biraz ötede Rain, bir düşmanı kenara itti, kafasına inen bir şlakk darbesini savuşturdu ve tachi kılıcının topuzunu uyanmış bir diğer düşmanın miğfer siperliğine indirdi.

Nefes alacak bir an bulunca, ciğerlerini yakan havayı içine çekip etrafına bakındı.

Dört bir yanında Yedinci Lejyon savaşçıları, Kılıç Diyarı’nın seçkin kuvvetleriyle kanlı bir boğuşmanın içine girmişti. Tüy Şövalyeleri, Valor’un asıl canavarlarıyla kıyaslanamasa da yine de dişli rakipler olduklarını kanıtlamışlardı.

Üstelik Kılıç Ordusu’nun tüm askerlerinde görülen o ürkütücü özelliğe sahiptiler. Tek bir beden gibi hareket ediyor, kendilerini korumak ve düşmanlarını biçmek için keskin çelikten görünmez bir ağ örüyorlardı. Bu tuhaf beceriyi kelimelerle anlatmak zordu ama kurbanı olmak saniyeler alıyordu.

Pek çok kişi zaten ölmüştü.

...Ve ölenlerin çoğu da şimdiden topraktan doğruluyordu.

Bu manzara hem dehşet verici hem de utanç verici bir şekilde rahatlatıcıydı.

En azından Kraliçe onlarlaydı.

Rain ürperdi.

Çok uzak olmayan bir yerde, yüzü hayal meyal tanıdık gelen bir Kan Kardeşi, Valor Şövalyesi ile çarpışıyordu. Kadının kızıl giysileri ile adamın al pelerini birleşip kırmızı bir fırtınaya dönüşmüştü. Düşman Yükselmiş, düzinelerce korkunç yaradan kan kaybediyordu ama bu durum onu sadece daha da güçlendiriyor gibiydi.

Onun dışında, savaş alanının kendi bulundukları kısmında bir başka büyük bela daha vardı...

Bu, hafif bir zırh giymiş, omuzlarında beyaz bir pelerin taşıyan Tüy Şövalyeleri’nden biriydi; miğferinin sorgucu ve omuzluğu beyaz tüylerle süslenmiş genç bir kadındı. Genç yüzü duru ve ciddiyidi, saçları ise altın gibi parlıyordu.

Hareket ediş tarzı ve savaş alanındaki o tehditkar duruşu, Rain’e asil soydan gelenlerin hissettirdiği o bildik duyguyu veriyordu.

Keskin ve kendinden emin.

Ölümcül.

Karşı karşıya geldikleri tüm uyanmış savaşçılar arasında en tehlikelisi bu genç kadındı; şimdiden Rain’in birkaç silah arkadaşını katletmişti.

İşte bu yüzden Tamar, dövüşe dövüşe o yöne ilerlemiş ve onunla bizzat yüzleşmeye başlamıştı.

Kahretsin...

İkisinin mücadelesi hem göz kamaştırıcı hem de tüyler ürperticiydi; her ikisi de sıradan bir uyanmış savaşçının ulaşabileceği en uç noktadaydı. Ancak bu dövüş Rain için daha çok korku doluydu; düşmanın keskin kılıcı her seferinde Tamar’ın hayati noktalarını birkaç santimle ıskalayıp yanından rüzgar gibi geçtikçe genç kızın yüreği ağzına geliyordu.

İçini kaplayan kötü bir hisle Rain, dişlerini sıkarak nefesini verdi ve kendini yeniden o vahşi yakın dövüşün ortasına attı.

Tamar ile o genç Tüy Şövalyesi’nin çarpıştığı yere ulaşmaya çalışıyordu ama bu sandığından çok daha uzun sürüyordu...

İki soylu savaşçıyla arasında dövüşen, kanayan ve can veren çok fazla insan vardı. Ortalık tam bir ana baba günüydü.

Kendisi de her an o can verenlerden biri olabilir, bir kan fışkırmasıyla yere serilebilirdi...

Ağabeyi güçlü bir Aziz olsa bile her şeye gücü yetmezdi. Böyle bir savaş alanında yaşamla ölüm arasındaki çizgi bir salisede belirlenirdi.

Ve Rain... Rain, Tamar’a ulaşmaya çalışırken çoktan çok fazla saniye kaybetmişti bile.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.