Sunny dokuma işlemini bitirmeye yaklaştığında, dört bedeninden ikisi pes edip gölgeye dönüştü. Zümrüt yeşili çimlerin üzerinde yorgunlukla sürünen gölgeler, üçüncü bedenin etrafına sarıldı.
Işıltılı ipliklerden örülü o devasa ve karmaşık ağı dokumaktan sorumlu olan bu üçüncü bedenin de pek iyi durumda olduğu söylenemezdi. Gölgelerden oluşan dört eli o kadar çok parçalanıp yeniden şekillenmişti ki artık belirgin bir formu kalmamıştı. Maddeyle maddesizlik arasında sıkışıp kalmış gibiydi.
Arındırıcı beyaz alevler uğradığı sayısız korkunç yanığı ve kemiklerine kadar işleyen derin kesikleri iyileştirmişti iyileştirmesine fakat o acıların yükü ruhuna kazınmıştı bir kere. Bu da onu bitkin ve çelimsiz gösteriyordu. Zihninin ne kadar kırılgan bir sınırda durduğunu gizlemek ister gibi gözleri iki dipsiz karanlık kuyuya dönmüştü.
Derin bir nefes alan Sunny, gölge ellerin yok olup gitmesine izin verdi. Aynı anda Nephis'in karşısında duran bedeni de sendeledi ve eriyip bir gölgeye dönüştü. Tüm benliğini kaplayan o sıcaklık aniden bıçak gibi kesilince kendini dondurucu bir yalnızlığın kucağında buldu.
Nephis sessiz bir soruyla gözlerinin içine baktı.
Sunny zayıfça tebessüm etti.
"Keşke... sen de görebilseydin."
Üstlerinde, altlarında, etraflarını saran her yerde... dünya ışıltılı ipliklerden dokunmuş devasa bir ağ ile çevriliydi. Yedi güneşin göz kamaştıran görkeminde neredeyse görünmez olan bu iplikler her yöne uzanıyordu.
Ruh Denizi'nin görkemli okyanusuna yansıyor, uzak ve ulu bir cennetin haritasını andırıyordu.
Tarifsiz bir güzellikti bu.
Şimdiye kadar yarattığı her şeyden katbekat büyük bir ağdı. Kendini küstahça övmek gibi olmasın ama kesinlikle şaheseriydi.
Zaten bu çağda büyü ağlarını ondan başka algılayabilen kimse yoktu. Bu yüzden kendini övmek yine kendisine kalıyordu.
İçini çekti.
"Neredeyse bitti... Umarım iyi uyumuşsundur."
Gerçek dünyadaki asıl bedeni, dizlerinin üzerine çökmüş düzensiz nefesler alıyordu. Aşırı ısınan demirhanenin cehennemi andıran sıcağından bir an olsun kaçabilmek için alnını yere dayadı. Fakat zemin soğuk değildi, dolayısıyla bir ferahlık da sunmuyordu.
Dövme işlemi bitmişti.
Örsün üzerinde muazzam bir gümüş uzun kılıç yatıyordu. Zarif namlusu uzun, ince ve kusursuz derecede kesgindi. Balçağı düz ve gereksiz süslemelerden arındırılmıştı. Kabzası bir fildişi parçasından yontulmuş, balçak topuzu ise aynı gümüşi alaşımdan dökülmüştü.
Kılıç orada öylece hareketsizce yatarken bile soğuk ve kaçınılmaz bir ölümcüllük yayıyordu. Sanki sadece ona dokunmak bile insanın kanını çekmeye, canını almaya yeterdi.
Tehlikeli ve güzeldi... Tıpkı tasarlandığı kadın gibi.
Onu dövmek göz korkutucu bir imtihan olmuştu.
Sunny hem bedenen hem de zihnen tamamen tükenmişti. En son ne zaman bu kadar yorulduğunu, bu denli büyük bir acı çektiğini hatırlamıyordu bile.
Ellerinin beyaz alevlerle yandığı anlar zihnine geldikçe ürperiyordu. Her biri sonsuzluk gibi gelen saatler boyunca ızdırap çekmişti. Her anı, her hareketi, aldığı her nefesi bir cehennem azabıydı.
...Ama bu korkunç süreç ona yardım da etmişti.
Çünkü Nephis'in Aspektini her kullandığında hissettiği o acının uzak bir yankısını duymak, onun iradesine layık bir kılıç dövme ve kılıcın özünü bu kararlılıkla aşılama niyetini güçlendirmişti.
Namluyu dövmüş, parlatıp bilelemiş, balçağı, kabzayı ve topuzu yerine oturtmuştu...
Ayrıca gümüş kılıcın içine karmaşık bir efsun ağı da dokumuştu.
Fakat işi henüz bitmemişti.
En zorlu kısım hâlâ önünde duruyordu.
Derin bir nefes alan Sunny, dişlerini sıkarak yavaşça ayağa kalktı. O güzel kılıcın kabzasını kavrayıp örsten kaldırdı. Gücünü toplamak için bir an hareketsiz kaldı.
Ardından demirhanenin zeminini kaplayan derin çatlakların üzerinden geçerek Parlak Çarşı'nın ilk katına çıkan merdivenleri tırmandı. Dışarı adım atıp Tanrımezarı'nın parlak gökyüzüne baktı ve Harika Taklitçi'yi geri çağırdı.
Arkasındaki tuğla kulübe bir anda kayboldu.
Kılıcın yapımı sırasında demirhaneyi çevrelemek, Gölge için bile ağır bir yüktü. Sunny'nin çekicinden çıkan korkunç kuvvet kasırgasına dayanmak için elinden geleni yapmıştı ama Taklitçi yine de ciddi şekilde hasar almıştı. Kendini toparlamak için ruhunun besleyici karanlığında zaman geçirmesi gerekecekti.
Zümrüt yeşili çimlerde ilerleyen Sunny, ölü ejderhanın çenelerinden geçerek Fildişi Kule'ye girdi. İçeri adım atar atmaz büyük pagodanın en üst seviyesine çıkan merdivenleri tırmandı. Yumuşakça parıldayan rünlü bir halkanın ortasında, huzurla uyuyan Nephis'in yatağına yaklaştı.
Bir süre öylece durup onun büyüleyici yüzünü seyretti. Nephis uyurken yüzü her zamankinden çok daha yumuşak görünüyordu. O her zamanki stoacı sertliğinden eser yoktu. Çok daha genç, garip bir şekilde savunmasız duruyordu.
En sonunda, gümüş kılıcı sessizce onun başının üzerine kaldırdı.
O anda gölgesi yerden doğruldu ve onun birebir kopyasına dönüştü.
Sunny'nin asıl bedeni kılıcı Nephis'in üzerinde tutarken, silüeti Dokumacı'nın İğnesi'ni çağırdı ve gölge özünden dokunmuş siyah bir ipliği kavradı.
Ruha bağlı kılıcın fiziksel kabuğu tamamdı, ağı da öyle.
Şimdi Sunny'nin tek yapması gereken bu ikisini birleştirmekti.
Nefesini tutan Sunny, Dokumacı'nın İğnesi'yle öne doğru uzandı...
Ve kılıcın gölgesini delip geçerek içinden karanlık özden bir iplik geçirdi.
Ardından elini kaydırarak Neph'in gölgesini de deldi ve ikisini birbirine bağladı.
Kader İblisi'nin kanıyla yıkanmış olan Dokumacı'nın İğnesi, dokunulmaz olması gereken o nesneyi kolayca delip geçiyor, kılıcın gölgesini sahibinin gölgesine dikiyordu.
Ancak bu basit eylem Sunny'nin ruhunda bir felaket gibi yankılandı ve sendelemesine neden oldu.
Eli sadece küçük bir mesafe katetmişti ama bu kadarcık mesafede bile dünyayı kendi iradesine boyun eğdirmişti.
Varoluşun yasalarını kendi iradesine bükmek tanrıların harcıydı ve Sunny bir tanrı değildi. Bu yüzden ağır bir bedel ödüyordu.
Yine de...
O bir Yüce Dehşet'ti ve ruhunda ilahiliğin alevi yanıyordu.
Daha da önemlisi, iradesi ve ruhu ilahi otoritede hak iddia edecek kadar mütehakkimdi.
İki gölgeyi birbirine dikmek imkânsız olması gerekirken, Sunny bunu mümkün kılmıştı.
Çünkü iradesi böyle emrediyordu ve o, Gölgelerin Efendisi'ydi.
Dudakları acı dolu bir tebessümle büküldü. Hırıltılı bir nefes alırken, ruh özünün Ruh Yılanı'nın kıvrımlarından ruhuna aktığını hissetti ve ikinci dikişi attı.
Sonra bir tane daha, bir tane daha, bir tane daha...
Ve binlerce dikiş daha.
Kılıcın gölgesi yavaş yavaş Neph'in gölgesine yaklaşıyordu.
Rüyanın içinde Nephis irkilerek başını kaldırdı. Ruh Denizi'nin dingin huzurunda aniden yaşanan değişimi hissetmiş gibiydi.
Sunny, üzerindeki baskı yüzünden devasa ağın dağılmasını önlemeye çalışarak derin bir nefes aldı.
"Ne oluyor?"
Kendi iradesini varoluş yasalarına dikte etmek için savaşırken konuşmakta bile zorlanıyordu.
"Bu... son adım."
Sunny nefes almaya çalıştı.
"Nephis..."
Yüzündeki belirgin bir endişeyle ona baktı kız.
Sunny gülümsemeye çalıştı.
"Uyan Nephis. Bu rüya... artık bitmeli."
Kız, ancak şimdi bir rüyanın içinde olduklarını hatırlamış gibi kaşlarını çattı.
Bir sonraki an, ifadesi hafifçe değişti ve etraflarındaki dünya parçalanmaya başladı.
Ama artık bir önemi yoktu.
Çünkü Sunny burada başarmak istediği her şeyi zaten başarmıştı.
Dokuduğu devasa ağın iki parçası birbirine bağlanıyordu.
Bütünleşiyorlardı.
Ne de olsa bir gölge, insanın ruhuna derinden bağlıydı. Rüyalar da öyleydi.
Böylece Neph'in ruhunun rüyasına bir efsun dokuyarak ve kılıcın gölgesini onun gölgesine dikerek, Sunny ikisini birleştirmeyi başarmıştı.
Kılıcın fiziksel bedeninin ağı, rüyadaki karşılığının ağıyla pürüzsüzce birleşti. Kusursuz bir uyumdu bu. Elbette öyle olacaktı. Sunny bu iki parçayı tek bir bütün olarak tasarlamıştı ve tasarımını kusursuzca uygulamıştı.
İki ağ birleşirken, devasa dokuma kör edici bir ışıkla parladı ve kısa bir an için çıplak gözle görülebilir hale geldi.
Nephis'in uyanmadan önce gördüğü son şey bu oldu.
Fildişi Kule'nin en üstündeki odasında gözlerini açan kız, şaşkınlıkla etrafına bakındı ve ardından yatakta doğruldu.
Yatağının etrafındaki rünlü halka o ruhani parıltısını yavaşça kaybediyordu.
Sunny, bir hortlak kadar solgun bir halde yatağın önünde diz çökmüş, başını yatağa dayamıştı.
Ve başka bir şey daha vardı...
Soğuk bir ağırlık hisseden Nephis aşağıya baktı.
Korkunç ama bir o kadar da güzel bir kılıç, sanki o el için yaratılmışçasına zahmetsizce avucunda duruyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.