Bağlılığın Son Sınırı

Çarpışmaları her zamanki gibi amansızdı ama bu kez havada farklı bir koku vardı.

Çünkü Morgan yorgundu ve belki de ilk defa bu savaştan biraz daha fazla keyif alıyordu.

Güçlüydü, korkutucuydu. Suret'inin barındırdığı amansız güç, yoluna çıkan her şeyi ve herkesi biçip geçecek kadar keskindi.

En azından eskiden böyle düşünüyordu.

Ancak geçen aylar boyunca Morgan'ın o keskin ağzı körelmişti. Nihayetinde en güçlü kılıç bile sürekli sert bir yüzeye vurulursa keskinliğini yitirirdi ve abisinin o aşağılık varlığı, kesilip atılamayacak kadar sertti.

Yine de Morgan onunla bir kez daha yüzleşti, bir kez daha çarpıştı.

Şimdi artık ikisi de birbirlerinin ne kadar ölümcül olduğunu çok iyi biliyordu. Morgan, dokunduğu her şeyi yutan ve parçalayan canlı bir metal seliydi. Abisi ise çalıntı bedenler ve ezici bir güç kullanarak düşmanlarını tüketen, nefessiz bırakan ve onlara hayatta kalma şansı tanımayan sinsi bir iblisti.

Morgan, Mordret ve onun Yüce kaplarıyla çarpışırken harabeler sarsılıyor, toza dönüşüyordu. Sıvı metal dalgası bir çığ gibi üzerlerine akıyor, ayakta kalan az sayıda yapıyı sarıp sırayla yerle bir ediyordu. Mordret'in çaldığı bedenlerin hantal siluetleri ise pençeleri, dişleri ve Suret'lerinin gücüyle metal selini yırtarak takipteydi.

Kimi sıvı metalin içinde boğulup paramparça oluyor, kimi ise biçilmeden önce genç kadına acı dolu yaralar açmayı başarıyordu.

Morgan kendi içinde tuhaf bir bölünme hissetti.

Savaşın getirdiği o amansız çılgınlıktan keyif alıyordu almasına ama aynı zamanda sadece yapması gerekeni yapıyormuş gibi hissetmekten de geri duramıyordu.

Bu durum hem canlandırıcı hem de bir o kadar bıktırıcıydı.

Durmak istiyordu.

Ama durmadı, duramazdı.

Bunu kendine yediremezdi.

Öz kaynakları tükenirken ve o devasa çelik bedeni, sıvı metalin donması, yok olması ya da pas ve çürüme tarafından yutulmasıyla yavaş yavaş küçülürken abisinin alaycı sözleri peşini bırakmadı:

"Ah, sevgili kız kardeşim... Kendini tekrar etmiyor musun? Yüce formunu bu çirkin kılıç hortlağına dönüştürmeyi yedi savaş önce yapmıştın. Yoksa beş miydi? Ah, o zamanlar daha az eli vardı sanırım... Yine de birkaç fazladan bıçağın seni kurtaracağını mı sanıyorsun gerçekten?"

"Aman, şuna bak... Aziz Naeve değil mi o? Kafası uçmuş zavallının. Tanrım, onun bir kızı yok muydu? Yakında kıza bu kara haberi vermen gerekecek sanırım. Tabii benden bir kez daha kaçmayı başarabilirsen..."

"Duymadın mı? Bütün dünyada Değişen Yıldız'ın adını sayıklıyorlar. Sevgili babamız onu her zaman senden üstün tutardı, şimdi ise tüm dünya aynısını yapıyor. Senin adını çoktan unuttular Morgan. Kılıç Alanı'nda ikinci bir prenses mi vardı? Kimmiş o? İnsanlar böyle konuşuyor, benden söylemesi..."

Morgan kahkaha attı.

Sanki umurundaydı...

Yüce formunu bozup bir moloz yığınının üzerinden aşağı yuvarlandı. Ağız dolusu kan tükürdükten sonra kılıcını destek olarak kullanıp titreyen bacaklarının üzerinde doğruldu.

Ardından solgun bir gülümsemeyle etrafına bakındı.

"Şuna bak... Bütün kapların öldü."

Ancak ağzından sızan yeni bir kan seliyle gülümsemesi yarım kaldı.

Morgan acı dolu bir öksürük krizine girerek iki büklüm oldu, sonra doğrulup eliyle ağzını yorgun biçimde sildi.

"Ayrıca, sen hiç susmaz mısın? İnsanlar sana neden Hiçliğin Prensi diyor ki? Onun yerine Çene Prensi demeliler fazlasıyla yakışır..."

Mordret, yani asıl bedeni, yüksek bir duvar kalıntısından aşağı atlayıp bir düzine metre kadar öteye usulca indiğinde, Morgan ona bakıp sırıttı.

"Doğru ya. Çünkü babamız tarafından çöp gibi fırlatılıp atıldın, sonra da Düş dölü seni bir çöp gibi kenara fırlattı. Ne derler bilirsin... Birinin çöpü, başkasının hazinesidir. Ama bu senin için geçerli değil gibi... piç."

Abisinin yüzündeki gülümseme biraz zoraki bir hal aldı.

En azından Morgan buna inanmak istiyordu.

Mordret hafifçe güldü.

"O pis dilini yerinden sökmek çok keyifli olacak kız kardeşim... Hem de bir kez daha."

Morgan kılıcını kaldırmak için kendini zorladı ve gülümsedi.

"Dene bakalım."

Mordret üzerine bir felaket gibi çöktü. Teknik olarak Morgan abisinden daha güçlüydü; ne de olsa Suret'i ona pek çok lütuf bahşetmişti, abisininki ise doğrudan dövüşle pek ilgili değildi. Ancak genç kadın kaplarla uğraşırken zaten yaralanmış ve tükenmişti. Üstelik abisi bir Titan'dı, kendisi ise sadece bir Canavar.

Güçleri neredeyse kafa kafayaydı.

Neredeyse...

Sonunda Morgan yine kaybetti.

Kılıcı yerde sürüklenerek uzağa fırladı. Genç kadın gerileyip dizlerinin üzerine çöktü. Kopan eli birkaç metre öteye düşmüş, kızıl kan molozların arasına sızarken parmakları hala seğiriyordu.

"Ah..."

Acı muazzamdı.

Mordret onun titreyen eline baktı, ardından yüzünde keyifli bir gülümsemeyle gözlerini kız kardeşine dikti.

"Bu kesinlikle eski günleri hatırlatıyor. Gözünü de almalı mıyım dersin? Böylesi çok daha şık olur bence. Göze göz, dişe diş."

Tuhaf şekilde keyfi yerindeydi.

Abisi her zaman hayat son derece eğlenceliymiş gibi davranırdı ama bugün yüzündeki tatmin ilk kez gerçekten samimi görünüyordu.

Bu durum Morgan'ın içini bir an korkuyla kapladı.

Acıyla inlememek için kendini sıkarak gözlerini kararlılıkla ona dikti.

"...Neye bu kadar seviniyorsun, piç?"

Mordret kafasını kaşıdı.

"Bana bilerek piç deyip duruyorsun, değil mi? Ne acınası. En azından ben annemizi öldürmedim, biliyorsun değil mi?"

Ardından kahkaha atarak Morgan'ın yanına yürüdü, tepesine dikilip çarpık bir gülümsemeyle ona baktı.

"Yine de bugünlük bunu görmezden geleceğim. Kutlamak için iyi bir sebebimiz var! Ne de olsa... Sonunda kazandım."

Morgan gözlerini kıstı, ezilmiş akciğerlerine biraz hava çekip dişlerinin arasından konuştu:

"Aklından kalan son kırıntıyı da mı yitirdin, ucube? Hiçbir şey kazandığın yok. Yine kaybetmiş olabilirim ama bu savaşı tekrar, tekrar ve tekrar edeceğiz... Ta ki sen yenilene kadar. Sabrım boldur, inan bana. Gerekirse dünya yıkılana kadar seninle savaşırım."

Mordret bir süre ona dik dik baktı, sonra kafasını geriye atarak kahkahayı bastı.

"Hiç şüphem yok! İnatçı kız kardeşim benim... Ah, ama beni gerçekten yenmene gerek yok ki, değil mi? Sadece babamız Ki Song ile savaşa tutuşana kadar kaybetmeye devam etmen yeterli."

Morgan sadece sessizce ona baktı. İkisi de bunu biliyordu, o halde neden şimdi konuyu açıyordu?

Mordret'in yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu, yerini soğuk ve karanlık bir ifadeye bıraktı.

"Ancak hesaba katmadığın şey, benim de burada kazanmama gerek olmadığı."

Genç kadının gözleri hafifçe irileşti, acıyı bastırmaya çalışarak yüzünü ekşitti.

Abisi kıkırdadı.

"Hisar'ı o kadar cesurca, o kadar yiğitçe savundun ki kız kardeşim... Ama benim orayı fethetmeme gerek yok, değil mi? Sadece babamızın elinden çıkmasını sağlamam yeterli. Oranın onun Alan'ının bir parçası olmaktan çıkması ve böylece onu gücünden mahrum bırakması yeterli."

Morgan hafifçe sarsıldı.

"Sen ne... Hisar hala benim kontrolümde. Hala bana ait. Ve ne kadar uğraşırsan uğraş, onu benden alamazsın."

Mordret onun önünde diz çöktü, öne doğru eğilip sinsi bir fısıltıyla konuştu. Sesi kulağına adeta zehirli bir bal gibi akıyordu:

"Kesinlikle. Sana ait... Babamıza değil. Eskiden Kılıç Alanı'nın bir parçasıydı çünkü sen Kral'a sadıktın. Peki şimdi sadakatin nerede, Morgan? Ondan geriye ne kadar kaldı?"

Genç kadın ürperdi.

Mordret ona soğukça baktı ve sesindeki tüm insani taklidi bir kenara bırakarak buz gibi bir umursamazlıkla konuştu:

"Aksini iddia edebilirsin ama ikimiz de biliyoruz... Artık hiçbir şey kalmadı. Ondan kurtulmana ben yardım ettim. Bu lanet olası harabelerde, babamıza duyduğun o son inanç damlasını da senden söküp aldım. Artık onun için kayboldun. Seni kaybetti ve bu yüzden..."

Abisi ayağa kalktı, karanlık ve muzaffer bir ifadeyle tepeden baktı.

"...Hisar'ı da kaybetti. Görevim tamamlandı."

Bir adım geri çekilip gökyüzündeki paramparça aya baktı ve kahkahalarla sarsıldı.

"Ah... Bu lanet olası kalenin kontrolünü senin ellerinden söküp almak çok güzel, çok hoş olurdu ama bu... Bu sanırım çok daha tatlı!"

Morgan dehşet içinde ona bakakaldı. Ruhunun derinliklerinde babasına, krallığına ya da onun o yüce Alan'ına dair kalan son bir bağlılık kırıntısı aradı.

Ancak tıpkı abisinin dediği gibi, hiçbir şey bulamadı.

"Hayır... Dur..."

Gülmeyi kesen Mordret başını eğip ona karanlık gözlerle baktı.

Dudakları hafifçe kıvrıldı.

"...Ölüm zamanı, kız kardeşim."

Morgan da gözlerini ona dikti.

Bir an duraksadı ve ardından halsizce fısıldadı:

"Cehenneme git."

Bunu söylemesiyle birlikte kum saati tılsımını etkinleştirdi.

Zamanın akışı bir kez daha geriye sarıldı.

...Fakat öyle olsa bile, bu kez hiçbir şey bu savaşın sonucunu değiştiremeyecekti.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.