Yıkıntılar Arasında

Tamar'ın Hatıraları arasında büyülü bir pelerin vardı. Üzerindeki efsun şu anki durumlarında pek işe yaramıyordu ama pelerinin kendisi tam da Rain’in ihtiyaç duyduğu şeydi.

Kuru ağaçlardan iki uzun dal kesip pelerinle derme çatma bir sedye yaptı. Rain öndeki uçları kavradı, sedyenin arka tarafı ise çamurlu toprakta sürüleniyordu. Genç Soylu için pekte konforlu bir yolculuk sayılmazdı ama acı çekiyorsa bile bunu hiç belli etmedi.

Rain ise bu bedensel yük sayesinde kısa sürede ısınmıştı. Tamar’ı bu şekilde uzun mesafeler boyunca taşımak pek akıl kârı değildi fakat şansları vardı ki henüz çok uzağa gitmeleri gerekmiyordu.

Şimdilik planları sığınacak bir yer bulup Yankı'yı çağırmadan önce yaklaşık on gün kadar beklemekti. Araştırma ekibinin ana inşaat kampına dönmesi ya da en azından yakına bir yere ulaşması için bu süre yeterli olurdu. Yani Rain ve Tamar’ın tek yapması gereken o zamana kadar hayatta kalmaktı.

Tamar’ın canlı kalması hayati önem taşıyordu çünkü o ölürse Yankı da onunla birlikte yok olacaktı. İşte o zaman araştırma ekibi büyük bir felaketin kucağına düşerdi…

Arkadaş olduğu hamalları hatırlayınca Rain’in yüzü buruştu. Genç Soylu'nun önünde umursamaz bir tavır takınmıştı; söylediklerinde gerçeklik payı olsa da dürüst olmak gerekirse o insanları feda ederek kendi paçasını kurtarmaya gönlü razı gelmiyordu.

Üstelik çaresiz de sayılmazdı. Ay-nehri Ovası, Kuzgunyuvası civarındaki vahşi topraklardan çok daha tehlikeli olsa da burada hayatta kalmak için hâlâ makul bir şansı vardı.

'Her şeyi adım adım halledeceğim.'

Şimdilik bir barınak bulmaları gerekiyordu. Ardından yiyecek ve su. Ondan sonrasını... Sonra düşünecekti.

Çok geçmeden harabeler yaklaştı. Burası tek bir bina olamayacak kadar büyük, bir kasaba kalıntısı sayılmayacak kadar da küçüktü. Bir zamanlar yüce ve heybetli duran taş duvarlar topraktan yükseliyor, şimdiyse çatlaklarla dolu bir halde ufalanıyordu. Çatlaklardan sızan yağmur suları, sanki harabeler sessizce ağlıyormuş gibi bir görüntü oluşturmuştu.

Eskiden buranın ne olduğunu anlamak imkânsızdı ve şu an Rain’in bu gizemi çözmekle harcayacak vakti yoktu.

Bakışları yerdeki izlere takılınca kasıldı.

Kahretsin.

Harabelere yaklaşmadan durdu ve sedyeyi yavaşça yere bıraktı. Ani sarsıntı yüzünden Tamar’ın benzi attı ama inatla acısını dışarı vurmadı.

"Ne oldu?"

Rain kasvetli bir ifadeyle yeri inceledi. Birkaç saniye sonra içini çekti.

"Yerde izler var."

Tamar kafasını çevirip baktı.

Çamurun üzerinde gerçekten de bu civarda sinsice dolaşan bir şeylerin izleri vardı. Pençe izleri çok büyük değildi ve bir hayvana ait oldukları açıktı. Boyutlarına ve derinliklerine bakılırsa mahluk ya da mahluklar pek de devasa sayılmazdı.

Yine de bu durum endişe vericiydi.

Rain’in sığınmayı umduğu harabeler çoktan sahiplenilmişti.

İki genç kadın bir süre birbirlerine baktı.

Sonunda Tamar konuştu:

"Ne yapmak istiyorsun? Kanyondan... kanyondan daha da uzaklaşabiliriz."

Rain bir süre sessiz kaldı, ardından başını yavaşça iki yana salladı.

"Anlamı yok. Bu harabelerde yaşayan şey her neyse bizden katbekat hızlıdır. Dışarı çıkıp kokumuzu aldığı an karanlık basmadan ne kadar uzağa kaçarsak kaçalım bizi bulur."

Ki katbilecekleri mesafe de bir hiçten ibaretti.

Pençe izlerinin durumuna bakılırsa buraya bırakılalı birkaç saat olmuştu, yani henüz bir gün bile geçmemişti. Rain harabelerdeki sakinin gece avlanan bir yırtıcı olduğundan şüpheleniyordu. Bütün gücünü toplayıp Tamar’ı sürüklese bile bir Kabus Yaratığı'ndan daha hızlı koşması imkânsızdı.

İçini çekti.

"Ölmesi gerekiyor."

Rain, Tamar’a baktı, sonra ondan Hatıra silahlarını çağırmasını istedi. Çok geçmeden kızın önündeki toprakta, ışık kıvılcımları arasından küçük bir cephanelik belirdi.

O kaba zweihander hem büyüleyici hem de ürkütücü bir silahtı... tamamen ölümcül olduğu da bir gerçekti. Ne yazık ki Rain onu neredeyse yerden bile kaldıramıyordu; zarafetten uzak bir kavisle sağa sola sallayacak kadar Güç toplayabiliyordu ancak bunu hızlı veya isabetli bir şekilde yapma umudu yoktu. Gerçek bir savaşta bu, doğrudan ölüm demekti.

Rain’in şansına, Tamar’ın büyülü bir yayı ve ok kılıfı da vardı. Ancak... Rain yayı germeyi bile başaramadı. Çok ağırdı, ahşap kollarını bükebilmek için bir ayının gücüne sahip olmak gerekiyordu.

Ayrıca sadeliğiyle göz kamaştıran harika bir mızrak da duruyordu orada. Ne yazık ki o zweihander'dan bile kötüydü. Ağırlığı onun kadar olmasa da dengesi çok farklıydı, Rain onu kaldırmaya çalışırken az kalsın dengesini kaybedip devrilecekti.

Moral bozukluğuyla birkaç saniye Tamar’a baktı; genç kızın narin fiziğine imrenmeden edemedi.

'Böyle bir bedenle nasıl bu kadar güçlü olabiliyor?'

Genç Soylu o kaba devasa kılıcı zahmetsiz bir zarafetle savuruyor, hatta kılıcı tutarken kanyonların üzerinden atlıyordu. Uyanmış olanlar muazzam bir fiziksel yeteneğe sahip olurdu ama Tamar sanki ekstra güçlüydü ya da en azından Güç kullanmayı çok iyi biliyordu.

Rain başını sallayarak genç Soylu'nun ana silahlarından vazgeçti.

Bunun yerine sadece bir kindjal aldı; düz bir bıçağı ve sivri ucu olan çift taraflı, sade bir kama. Balçağı ya da herhangi bir süslemesi yoktu ama bu sadeliğin altında ölümcül bir güzellik yatıyordu.

Geniş bıçağının boyu bir kama için biraz fazla uzun, kısa kılıç içinse biraz fazla kısaydı.

Rain bıçağı elinde tarttı ve onaylarca başını salladı.

"Ben çıkıyorum."

Tamar yüzünü buruşturarak sedyeden aşağı kaymaya çalıştı.

"Bekle..."

Büyülü yayı alıp ok kılıfını kendine doğru çekti, ardından yüzünü harabelere dönerek oturdu.

"Eğer... halledemeyecek gibi olursan onu açık alana çek. Yerden vurmaya çalışırım."

Rain hiçbir duygu barındırmayan bir ifadeyle kızı süzdü.

Gülmemek için kendini zor tutuyordu.

Tamar’ın niyeti gayet ciddiydi ama iki bacağı da atellerle dümdüz sabitlenmiş halde çamurda oturan bir oyuncak bebeğe benziyordu.

Rain sonunda başını salladı, büyülü kamayı sıkıca kavrayıp harabelere doğru ilerledi.

Silahın formu, kendi av bıçağından sadece biraz daha avantajlıydı. Yine de gerçek bir Hatıra'ydı, üstelik Yükselmiş kademesindendi.

Rain kamanın büyülerinden hiçbirini kullanamıyor olsa bile sadece keskinliği bile büyük iş görecekti.

İçini kaplayan gerginlik ve huzursuzlukla harabelere adım attı. Birkaç saniye içinde silueti karanlığın içinde kayboldu.

Tamar çamurun ortasında, yayı sıkıca kavramış halde tek başına kaldı. Rain’in ona ödünç verdiği ceket omuzlarından çamura düştü ama soğuğu hissetmiyordu bile. Cekete bakarken iç kısmının ince bir alaşım fileyle kaplandığını fark etti; dikişler son derece muntazam olsa da derme çatma bir koruyucu zırha dönüştürülmek için elle güçlendirildiği belliydi.

Tamar şaşkınlıkla bir süre cekete bakakaldı. Her türlü zırha alışkındı ama bir Soylu olarak her zaman Uyanmış biri olacağı gerçeğiyle büyümüştü. Bu yüzden aşina olduğu zırhlar, güçlü Hatıralar ve koruyucu Unsur Yetenekleriydi.

Ceketin içini takviyeli alaşımla kaplamak gibi bu kadar küçük, sıradan bir koruma yöntemi aklının ucundan bile geçmezdi.

Bu çok tuhaftı.

Rani’nin kendisi de tuhaftı.

Sanki... fazla sakindi, fazla becerikliydi. En önemlisi de zihinsel dayanıklılığı bu ortama hiç uymuyordu. Normal şartlarda korkudan dehşete düşmüş, paniklemek üzere olması gerekirdi. Bir Uyanmış savaşçıya yakışır şekilde her koşulda soğukkanlılığını koruması gereken kişi Tamar'dı.

Peki neden Rani, Düşler Alemi'nin dehşetleriyle yüzleşmeye ondan daha hazır görünüyordu?

Sanki tüm bunlar kız için sıradan bir salı gününden ibaretti.

'... Yoksa Valor ajanı mı?'

Bu mantıklı bir açıklama olurdu. Ama... bir şekilde Tamar buna inanmak istemiyordu.

Dişlerini sıktı ve yüzünü harabelere döndü.

Birkaç dakika boyunca sadece derin bir sessizlik hakim oldu.

Derken, o sessizlik dondurucu bir kükremeyle bölündü.

Harabelerin derinliklerinde ağır bir şey taşlara çarptı. Eski duvarlara sürtünen keskin bir şeyin cılız sesi duyuldu, ardından duvarlardan biri büyük bir gürültüyle çöktü.

Tamar yayını kaldırıp kirişi çekmeye hazırlandı.

Bir süre sonra karanlığın içinden narin bir siluet çıktı.

Rani’nin kıyafetleri kana bulanmıştı ama kan, bir insandan gelemeyecek kadar koyu renkliydi. Yüzünde ise umursamaz bir ifade vardı.

Yürürken büyülü kamanın keskin ucunu siyah askeri tulumunun koluna siliyordu.

Garipliklerle dolu hamal kız Tamar’a yaklaştı ve gülümsedi.

"Uyanmış bir Canavar'mış. Şanslıymışız."

Tamar başını kaldırıp bu sıradan kıza sessizce baktı.

'... Buna şans mı diyor?'

Uyanmış bir Canavar, sıradan bir insan için ölüm habercisi demekti. Hükümet askerleri bile böyle bir şeyle yüzleşmek için ağır mekanize zırhlar ve güçlü tüfekler kullanırdı.

Çok geçmeden Rani onu harabelerin içine taşıdı. Yağmurdan kurtulmak Tamar’a biraz olsun iyi gelmişti.

Harabelerin merkezindeki geniş bir salona geçtiler. İçerisi karanlıktı ama bu durum taş zeminde yatan devasa canavarın cesedini görmesine engel olmadı. Bedeninin alt kısmı molozların altında kalmıştı, boğazı ise vahşice yarılmıştı ve hâlâ kan sızıyordu.

Zemine oturan Rain yorgun bir şekilde arkasına yaslandı.

Kısa bir sessizliğin ardından aniden gülümsedi.

"İşte barınak. Bak..."

Ölü mahluku işaret etti.

"Yiyeceğimiz de var."

Gülümsemesi biraz soldu.

"Şimdi sadece su bulmam gerekiyor..."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.