Soluklanma Anı

Belli etmemeye çalışsa da uyanmış canavarla girdiği o kısa ama ölümcül dövüşün sarsıntısını hâlâ üzerinden atamamıştı.

Daha önce de böyle bir yaratıkla karşılaştığı olmuştu elbette. Fakat o karşılaşmaların ardında daima kılı kırk yaran planlar, uzun hazırlıklar yatardı. Hiçbir şey bilmeden, tamamen gözü kapalı bir halde böylesine güçlü bir ukteden kaçınmaya çalışıp onunla savaşmak insanı iliklerine kadar ürperten bir tecrübeydi.

Şansı vardı ki Rain harabelere adım attığında canavar derin bir uykudaydı. Yaratığı sessizce takip edip yerini saptamış, varlığını sezdirmeden akla yatkın bir plan kurmayı başarmıştı.

Ardından kolunu kesip kan kokusuyla kâbus yaratığını uyandırmıştı. Yaratığı yuvasından dışarı çekip ağır hasarlı taş bir duvarı üzerine devirmiş, onu moloz yığınının altına gömmüştü. Düşmanın hareketsiz kalması sağlandı; sadece birkaç saniyeliğine de olsa. Tam o anda ileri atıldı, yaratığın ölümcül pençelerinden kıvrak bir hareketle sıyrıldı ve yükselmiş hançerin keskin çeliğiyle boğazını yarık açarak kesti.

Her şey bir an içinde bitmişti. Rain yaralanmamıştı bile… Tabii canından olması işten bile değildi. Ölmek için tek bir hata yetip de artardı. Azıcık tereddüt etseydi ya da o canavarca pençelerden kaçınmakta salise kadar gecikseydi, yaratık şu an onun kemiklerini kemiriyor olurdu.

Ama onun yerine ölen canavar olmuştu.

Sonuçta her şey yolunda gitmişti işte.

Yine de hiç hoşuma gitmedi.

Rain kâbus yaratıklarını avlamaya alışkındı fakat böylesine hazırlıksız, anlık kararlarla yürütülen bir dövüşteki kontrolsüzlük içini huzursuzlukla doldurmuştu. Hayatını kumara yatırmaktan nefret ederdi.

İçini çekip Tamar’a kısa bir bakış fırlattı, ardından ateş yakmak için işe koyuldu. Genç soylunun yanında kav takımı işlevi gören bir hafıza vardı. Bu sayede Rain nemli odunları tutuşturmak için dakikalarca uğraşmak zorunda kalmadı. Çok geçmeden harabe, turuncu bir ışıkla aydınlandı ve ikisi de ateşin sıcaklığına sığındı.

Yağmur iyice çiselemeye başladığından artık su biriktirmesi imkânsızlaşmıştı; en azından pratik bir yolu kalmamıştı.

Kanyonun tekrar suyla dolmasını beklemek daha akıllıca olacak.

Daha sonra oraya yürümesi gerekecekti. Nasıl olsa etrafı da kolaçan etmek zorundaydı.

Ama şimdilik…

Büyülü hançeri elinde bir kez daha tarttı, sonra iç çekerek ayağa kalktı.

"Burada bekle."

Ölü canavarın leşini güç belce dışarı sürükleyen Rain, derisini yüzüp epey bir et çıkardı. Eti tuzlayıp saklayacak tuzu yoktu, tütsülemek için de yeterli odun bulamazdı. Yani etin büyük kısmı kısa süre içinde bozulmaya mahkûmdu.

Yine de şansları yaver giderse onları bir süre idare edebilirdi.

İçeri döndüğünde etleri şişlere dizip pişirmeye başladı. Közde pişirmek çok daha iyi olurdu elbette ama açık ateş de iş görürdü.

Tamar onun her hareketini sessizce izliyordu. Aldığı ağır yaralara rağmen genel olarak iyi dayanıyordu.

Bir süre sonra genç soylu sessizliği bozdu:

"Rani… Sen kimsin?"

Rain tek kaşını kaldırdı.

"Nasıl yani? Hamalım işte. Ondan önce de ana inşaat kampında işçiydim. Keşif ekibindekilere çok daha iyi para ödedikleri için gönüllü oldum."

Tamar onu birkaç an boyunca dikkatle süzdü, ardından başını iki yana salladı.

"Sadece bir hamal olmak için fazla yeteneklisin. Okçuluk, kılıç kullanma, doğada hayatta kalma… Hepsinden öte, zihniyetin sıradan bir insanınki gibi değil."

Rain ona şüpheyle baktı.

"Kusura bakmayın Lady Tamar ama… Siz hiç sıradan insanlarla vakit geçirdiniz mi?"

Genç kız kaşlarını çattı.

"Ne demek istiyorsun?"

Rain gülümsedi, dikkatini pişen etlere verdi.

"Bizim gibi sıradan insanlardan biraz kopuk yaşadığınızı söylüyorum. Okula gitmek yerine kendi klanlarınızda eğitilerek büyüyorsunuz. Diğer uyuyanlarla bağ kurmak için Akademi'ye sadece bir iki ay uğruyorsunuz, hepsi bu. Sonra da önemli konumların başına geçip etrafınız uyanmış savaşçılarla sarılı şekilde yaşamaya devam ediyorsunuz. Bu durumda sıradan bir insanın nasıl biri olması gerektiğini nereden bileceksiniz ki?"

Tamar’a bir bakış atıp omuz silkti.

"Peki, kabul. Belki ben biraz sıra dışı bir örneğim. Ama yine de… Neden iyi dövüşemeyeyim ki? Bu dünyadaki her çocuk kendini koruyacak kadar eğitiliyor. Ben hem okulda hem de özel derslerle kendimi geliştirmek için ekstra çaba harcadım. Zamanında yakınlarımda bir kâbus kapısı açılmıştı çünkü. Bu da bana iyi bir motivasyon oldu."

Rain kısa bir es verdi, ardından omuz silkerek devam etti:

"İlk kâbusa hazırlanmak için uzun süre eşek gibi çalıştım. Gel gör ki benim kâbusum hiç gelmedi. Büyü beni seçmedi, ben de sıradan bir insan olarak kaldım. Sıradan insanlarla uyanmışlar arasında azim veya yetenek açısından doğuştan gelen bir fark yok bana kalırsa. Her şey tamamen şans meselesi."

Tamar onu bir süre daha inceledikten sonra sordu:

"Eskiden öyle olmuş olabilir ama durum artık farklı. Bu yeteneğin ve becerinle İlk Kâbus’tan sağ çıkma şansın çok yüksek. Neden bir tanesine meydan okumak için başvurmadın ki? Uyanık dünyaya dönüp kendini Büyü’nün kollarına bırakman yeterliydi. Eğitimin de boşa gitmemiş olurdu."

Rain bir süre sessiz kaldı, sonra içini çekti.

"İnsanlar durduk yere hayatlarını riske atmaz. Ben canıma çok değer veririm. Çünkü dışarıda bir yerlerde ona değer veren biri var."

Yüzündeki ifade birden ciddileşti.

Bir an tereddüt ettikten sonra ekledi:

"Aabim bir kâbusa meydan okurken öldü. Anne babam yeterince acı çekti zaten. Onlara aynı evlat acısını bir kez daha yaşatmayı göze alamam."

Rain bu gururlu soylunun kendisini anlamasını beklemiyordu. Sonuçta klan mensupları acımasız insanlardı.

Fakat şaşırtıcı bir şekilde Tamar bu sözlerden derin bir şekilde etkilenmiş gibi görünüyordu.

Genç kız başını öne eğip bakışlarını toprağa dikti.

Bir süre sonra kısık ve sert bir sesle konuştu:

"… Benimki de."

Rain şaşkınlıkla ona baktı.

"Ne?"

Tamar içini çekti.

"Benim ağabeyim de bir kâbusta öldü. Benden çok daha büyüktü, inanılmaz yetenekliydi. Klanımızın gurur kaynağıydı. Genç yaşta usta oldu, kısa süre sonra da Üçüncü Kâbus’a meydan okudu. Ve orada can verdi."

Yüzü ifadesizdi ama sesinden ağır bir duydu yükü sızıyordu.

En nihayetinde genç soylu omuz silkti.

"Aramızdaki yaş farkı çok büyüktü, bu yüzden onu pek tanıma fırsatım olmadı. Sadece… Sen anlattığın için ben de paylaşmak istedim."

Rain bir süre sessizce ona baktı, ardından kafasını çevirdi.

"Anlattığın için teşekkür ederim."

Bunu söylerken pişen etlerden bir şişi Tamar’ın eline tutuşturup ayağa kalktı.

"Şimdi yemeğini ye. Ben gidip etrafı biraz kolaçan edeceğim."

Harabeden ayrılan Rain, bir yandan etini atıştırırken bir yandan da çevreyi gezdi. Sonunda kanyonun kenarına kadar ulaştı.

Genel olarak bakıldığında durum korktuğu kadar vahim görünmüyordu. Etrafta başka kâbus yaratığı kalmamış gibiydi. Bu da harabelerde günlerce saklanabilecekleri anlamına geliyordu.

Şimdi sadece su toplaması gerekiyordu.

Kanyonun kıyısına oturan Rain, derin bir iç çekerek aşağıdaki zifiri karanlığa baktı. Yarık ağlamaya başlasın diye beklemeye koyuldu.

Suyu neyle toplayacağım ki? Tamar’ın uygun bir hafızası yoksa kaskını kullanmak zorunda kalacağız…

Tam o anda bedeni aniden kaskatı kesildi, gözleri fal taşı gibi açıldı.

Yüzündeki ifade dona kalmıştı.

Çünkü görüyordu…

Kanyonun o kapkaranlık derinliklerinde, devasa bir gölge hareket ediyordu.

Sayısız eliyle kayalara tutuna tutuna yukarı tırmanıyordu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.