Rain, pürüzsüz ve akıcı bir hareketle tek dizinin üzerinde yükselip yayını kaldırdı. Rüzgarda süzülen kül taneleri, simsiyah bir kar gibi yayın üzerinden dökülüyordu. Bir anlık duraksamayla okluğundan bir ok çekip kirişe yerleştirdi. Bir an sonra, tüm kaslarını zorlayarak yayı gerdi.
Kompozit alaşım, onun çekişine önce dirense de sıkı antrenmanların ve sayısız saat süren pratiklerin eseri olan o kusursuz form ile güce tez vakitte boyun eğdi.
Yayı… Öyle süslü bir Hafıza silahı değildi. Alaşım ve liflerden yapılmış, hayli sıradan bir şeydi. Eski zamanlarda kullanılan bu tür silahlara kıyasla çok daha güçlüydü belki ama efsunlu dengi olanların yanına bile yaklaşamazdı. Makaralı bir yay da değildi üstelik. Hatta makaralı olmayan yaylar sınıfında bile onunki zayıf tarafta kalıyordu.
Fakat Rain’in elinden bir şey gelmezdi. Piyasada dehşetengiz bir güce sahip alaşım yaylar vardı elbette ama onlar Uyanmış kimseler için üretilmişti. Kendi zavallı, sıradan gücüyle öyle bir yayı germeyi bırak, eline alıp seri ve güvenilir şekilde kullanması bile imkansızdı.
Makaralı yaylara gelince… Gergi ağırlığında sağladığı kolaylık ve diğer avantajlar kağıt üzerinde harika görünse de gerçek hayat öyle yürümüyordu. Bir silahın değeri sadece vurucu gücüyle ölçülemezdi. Ne kadar güvenilirdi? Taşıması kolay mıydı? Yabanın zorlu şartlarına dayanabilir miydi? Acımasız koşullarda bakımı ve onarımı yapılabilir miydi? Ve daha nicesi...
Uyanmış olanlar böyle detayları kafaya takmak zorunda değildi ama Rain takmak zorundaydı. Öğretmeni sayesinde tüm bu incelikleri en ince detayına kadar öğrenmişti. Üzerindeki her bir ekipmanı kırk kırk yararak seçmişti.
"… Tabii ya. Hiç de daha iyisini kullanamayacak kadar çulsuz olduğumdan değil yani."
Rain’in kıyafetinin en alt katmanında bir askeri tulum vardı. Tahliye Ordusu askerlerinin Antarktika’da giydiği türden bir tulum… Ravenheart’ın o dondurucu soğukla yakıcı sıcağın tüyler ürpertici bir uyumla bir arada bulunduğu tekinsiz ikliminde böyle bir tulum şarttı. Zira kendi kendini onarma ve vücut ısısını dengeleme özelliğine sahipti.
Gerçi tulumun kendi kendini tamir etme yeteneği, yıllar süren ağır kullanımdan sonra neredeyse tükenmişti. Hatta birkaç kez kumaşı kendi elleriyle yamamak zorunda kalmıştı. Öğretmeni her ne hikmetse iğne iplik işlerinde tuhaf bir şekilde ustaydı ve bu becerisini, isteksiz öğrencisine aşılamayı ihmal etmemişti.
Tulumun üzerine Uyanmış bir canavarın derisinden yapılma pantolon ile yine aynı malzemeden dizlerine kadar uzanan çizmeler giymişti. Kıyafetinin geri kalanı ise tamamen sıradan bir henley tişört, yün bir yelek ve astarı elle güçlendirilmiş askeri bir ceketten ibaretti.
Bu mütevazı kombinasyonunu tamamlayan birkaç parça zırh da vardı: Alaşım kolçaklar ile dizçekler, deri bir göğüslük ve eklemli bir omuzluk.
Sıradan bir zırhın, Kâbus Yaratıkları’nın pençelerinden korunmaya yetmeyeceği aşikardı ama hiç yoktan iyiydi. En azından teğet geçen bir iki darbeden koruyabilirdi. Bundan daha ağır bir şey giymek ise dişe dokunur bir koruma sağlamayacağı gibi sadece onu yavaşlatmaya yarardı.
Ayrıca deri eldivenler takıyordu; uzun kışlık paltosu ise katlanmış halde sırt çantasının derinliklerine gizlenmişti.
… Işıl ışıl efsunlu zırhlar içinde arzıendam eden genç Uyanmışları her gördüğünde içinin kıskançlıkla kavrulduğunu söylemeye gerek bile yoktu. O zibidiler Hafızalarını yıkamak zorunda bile kalmıyordu, nerede kaldı elleriyle yamayacaklar! Zırhlarının katbekat dayanıklı olmasından bahsetmiyordu bile.
"Odaklan!"
Taş Solucanı neredeyse yüz metre ötedeydi. Gökten yağan kül, yaratığın siluetini bulanıklaştırıyordu… Yine de rüzgarın yönünü ve şiddetini kestirmek hiç de zor değildi. Bu mesafeden bir hedefi vurmak kolay olmasa da Rain’in harcıydı.
Ne var ki bu ucube canavarı tek bir okla devirebileceğinden emin değildi. Okları yayından çok daha tesirliydi, doğru; ok başları Uyanmış bir canavarın dişlerinden yontulmuştu ve son derece ölümcüldü. Ancak Taş Solucanları öyle kolay istismar edilecek bir zayıflığa sahip değildi. Canavarı anında yere serecek tek bir hassas noktası yoktu.
Bu iğrenç yaratıklar, ömürlerinin çoğunu yer altında geçirmelerine rağmen korkunç derecede hızlıydı. Aralarındaki yüz metrelik mesafeyi katetmesi topu topu iki, en fazla üç saniyesini alırdı.
Sonra da bir anda onu paramparça ederdi.
Zaten onu fark etmişti bile.
"Sakin ol."
Öğretmeninin her zaman dediği gibi…
Sakın ölmeye kalkışma, yoksa seni kendi ellerimle öldürürüm!
Saygılı ve hayırlı bir öğrenci olarak Rain’in öğretmeninin sözünden çıkmaktan başka çaresi yoktu.
Nefesini tuttu ve nişan aldı. Zaman sanki durma noktasına geldi. Rain, rüzgar payını hesaba katarak yayını hafifçe yana kaydırdı ve parmaklarını serbest bırakarak kirişin kayıp gitmesine izin verdi.
Korkunç bir gerilimden kurtulan alaşım yay, oku devasa bir kuvvetle ileri fırlattı. Kiriş, göğüslüğüne şakbıyık gibi çarptı. Süzülen küller, oluşan şiddetli türbülansla savrulup havalandı.
Yüz metre ötede, Taş Solucanı uzun uzuvları birbirine dolanarak yere kapaklandı. Ok, yaratığın yuvarlak ağzından içeri dalarak beynini delip geçmişti.
Fakat ne yazık ki…
Taş Solucanları’nın birbirinden bağımsız birkaç beyni vardı.
Rain daha gözünü bile kırpamadan, o ucube mahluk yerde yuvarlandı ve tiksinç bir et torpidosu gibi ona doğru fırladı. Saliseler içinde aralarındaki mesafenin yarısını katetti. Arkasında bıraktığı kül bulutu, kaynayan bir karanlık dalgası gibi etrafa yayıldı.
Ancak kalan mesafeyi kapatamadan ikinci bir ok daha saplandı. Rain’in yayı tekrar germesi, nişanını düzeltmesi ve oku salması sadece bu kadar sürmüştü.
Hareketli bir hedefi vurmak sonsuz kat daha zor olsa da —hele ki bu kadar hızlı bir hedefi— ikinci ok hiç şaşmadan yaratığın ağzına tekrar saplandı. Bu kez daha sığ bir açıyla girip Taş Solucanı’nın omurgasına denk gelmişti.
Ucube sendeledi… ama yine de durmayıp Rain’e doğru doludizgin gelmeye devam etti.
Gözlerini kırpıştırdı.
"Hadi ama."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.