Pazar yeri tam bir baba ocağı gibi cıvıl cıvıl, curcunalı bir yerdi. Açık alana dökülmüş sayısız tezgâhın arkasında yer yer daha derli toplu, kelli felli dükkânlar göze çarpıyordu. Kâbus canavarlarının leşlerinden sökülmüş ham maddelerden tutun da Rüyalar Kapısı üzerinden uyanık dünyadan getirilen nadide eşyalara kadar aranılan her şey buradaydı.
Silahlar, ev eşyaları, şık kıyafetler, zanaat aletleri... Bir insanın ihtiyacı olabilecek ne varsa hepsi büyük ihtimalle buradaki tezgâhlara dökülmüştü.
Tabii ki işin en kaliteli, en has parçaları daha özel yerlerde satılıyordu. Hatta o seçkin dükkânların bazıları sıradan insanların yaşadığı bu mahallede bile değildi. O yüzden müşteriler ya Köprü'nün ilik donduran soğuğunu göze almak ya da alışverişi tamamlaması için arkasında duran uyanmış hizmetkârlarını göndermek zorundaydı. Yine de Ravenheart sakinlerinin çoğu bir şeye ihtiyaç duyduğunda soluğu hemen bu pazarda alırdı.
Rain buranın altını üstüne getirmiş biri olarak neyin nerede olduğunu çok iyi biliyordu. Sökülen malzemelerin satıldığı tarafa doğru seri adımlarla ilerledi. Tanıdık bir tüccarla bir süre sıkı bir pazarlığa tutuştuktan sonra Taş Solucanı zırhını elden çıkardı. Avucunun içindeki bozuk para kesesini tartarken yüzünde son derece tatmin olmuş bir ifade vardı.
Kasaba belediyesinden aldığı ödül de eklenince Rain'in cebi iyice para dolmuştu! İşin en güzel yanı da Taş Solucanı'nı tek bir çizik bile almadan yere sermiş olmasıydı. Böylece bir şifacı tutmak zorunda kalmayacaktı. Zaten şifacı dediğin koca şehirde mumla aranıyordu, bulunanın da yanına yaklaşılmıyordu.
Yara bere içinde kalmak genelde uyanmış savaşçıların şanıydı ama onların kesesi de derindi. Rain için aynı şey geçerli olmadığından, son birkaç yılda kazandığı paranın neredeyse tamamı hep hastane masraflarına gitmişti.
Ama bugün öyle olmayacaktı!
Dudaklarının arasından neşeli bir ıslık koyuvererek pazardan çıktı, Ravenheart'ın irili ufaklı birçok halk hamamından birine doğru yola koyuldu. Bölgenin o tekinsiz, ele avuca sığmaz yapısı yüzünden etrafta çok sayıda kaplıca vardı ve bu sıcak sularda yatmak şehir halkının kısa sürede bir numaralı sevdası haline gelmişti. Şayet Rüya Âlemi'nde turizm diye bir şey olsaydı, Song'un başkenti sırf bu kaplıcaları sayesinde kesinlikle ziyaretçi akınına uğrardı...
"Belki ileride o da olur."
Hamamın kapısından içeri girmeden hemen önceki karanlık ara sokakta durakladı. Gölgesinden sıyrılan bir başka gölge karanlığın içine çekildi ve elini öylesine salladı. Ustası arkada kalınca baş başa kalmanın rahatlığıyla içeriye adımını attı.
"Ooh be..."
Kısa bir duşun ardından Rain yorgun bedenini sıcak suyun koynuna bıraktı. Vücudunu sızım sızım sızlatan bütün ağrıların o sıcaklıkta eriyip gittiğini hissetti. Ravenheart'ı çevreleyen dağlar şifalı madenlerle doluydu, bu yüzden bu suyun insanı iyileştirdiğine inanılırdı. Bu lafın ne kadarı doğru ne kadarı şehir efsanesidir bilinmez ama hamama gitmenin insana huzur verdiği ve kaybettiği canlılığı geri kazandırdı su götürmez bir gerçekti.
Yine de buraya esas geliş sebebi üstünü başını temizlemekti. Eve ter, kir ve kan kokusu içinde gitmek hiç akıl kârı değildi. Anne babasının karşısına ne kadar temiz ve zinde çıkarsa, onlar da arkasından o kadar az endişelenirdi. Bu yüzden her avdan sonra soluğu hamamda almayı alışkanlık haline getirmişti.
Yine de... Sıcak suda birazcık daha yatsa kime ne zararı dokunurdu ki?
Belki birazcık daha...
Hatta azıcık daha...
Ne de olsa arkasından kovalayan mı vardı? Yoktu...
Rain gözleri kapalı bir halde gevşerken etraftaki insanların fısır fısır konuşmalarına ister istemez kulak misafiri oldu.
Kadının biri endişeli bir ses tonuyla soruyordu:
"Valor hakkında çıkanları duydun mu?"
Diğeri tam bir kafa karışıklığı içinde cevap verdi:
"Ha? Ne duydum mu?"
"Kılıç Kralı var ya! Meğer ta Antarktika'dayken Skinwalker'ın bedenlerinden birine dönüşmüş!"
"Şşt, sesini alçalt! Bir Yüce hakkında böyle ulu orta konuşmaya aklını mı kaçırdın sen? Olacak iş değil, doğru değildir o..."
"Sana diyorum, bal gibi de doğru! Kız kardeş söyledi, ona da komşusu demiş, komşusu da bizzat bir Usta'dan duymuş!"
"Olamaz ya..."
"Ama düşününce birçok şey oturmuyor mu yerine? Yaşadığımız şu kaynak sıkıntısı falan. Hepsi o Valor milletinin yüzünden! Sanki bizi açlıktan kırmak istiyorlar. Hem onlar bir garip değil mi zaten? Kılıç Alanı'ndaki herkes neden bizim Kraliçe'ye bu kadar saygısızca davranıyor? Ona taktıkları o çirkin lakap ne öyle..."
"Hmm. Doğru bak, orası gerçekten garip..."
"Kralları o yaratığın kuklası olduysa, orada daha kaç kişinin canına okundu kim bilir! Tanrım, düşünmesi bile korkunç. Song Alanı'na geldiğimiz için yatıp kalkıp şükretmeliyiz. Umarım bizden uzak dururlar."
"İyi de benim kuzenler Kılıç Alanı'nda..."
"O zaman hemen haber et de gözlerini dört açsınlar!"
Rain başını iki yana salladı, bu fısıltıları engellemek için suyun biraz daha derinlerine doğru kaydı.
"Akıl var mantık var, ne kadar saçma bir dedikodu bu böyle?"
İşin garibi, bu abuk subuk söylenti her nasılsa kulaktan kulağa yayılmaya devam ediyordu. Benzer lafları daha önce de defalarca duymuştu; sanki birileri bu dedikoduyu bilerek ve isteyerek etrafa yayıyordu.
Diğer yandan, iki Alan arasında bir sürtüşmenin çıkması zaten kaçınılmazdı. Sonuçta ikisi de hâlâ uyanık dünyaya göbekten bağlıydı; bu da pasta üzerindeki kaynaklar için amansız bir rekabet demekti.
Rekabet de beraberinde çekememezliği getiriyordu, özellikle de işin ucunda insanın ekmeği ve rızkı varsa. Çekememezlik ise dönüp dolaşıp işte bu tarz dedikoduları doğuruyordu. Üstelik Rüya Âlemi'nde yaşayan sıradan insanların büyük bir kısmı Antarktika'dan kaçıp gelenlerdi; hepsi de sütten ağzı yanmış, içi korku dolu, zaman zaman paniğe yenik düşen insanlardı.
Öyle ya da böyle, Ravenheart sınırları içinde Kılıç Alanı'na duyulan güven her geçen gün biraz daha eriyordu. Dört yıl önce esamesi okunmayan bu düşmanca hisler, şimdilerde milletin ağzına sakız olmuştu.
"Milletin işi gücü rast gidiyor diye sevinmek bu kadar mı zor?"
Rain kafasını kurcalayan bu iki korkak kadını zihninden söküp attı, anın tadını çıkarmaya baktı.
Nihayet hamamdan çıktığında yeni doğmuş bir bebek gibi pürüzsüz ve pembe bir tenle parıldıyordu. O sert, kaba saba deri avcı kıyafetlerini çantasına tıkıştırmış, yerine çok daha günlük, derli toplu ve şık sivil kıyafetler giymişti.
O korkusuz canavar avcısı gitmiş, yerine masum ve tatlı bir genç kız gelmişti.
Şehir kapısında karşılaştığı o uyanmış genci görse ihtimal ki gözlerine inanamazdı.
Üzerindeki sade elbiseyle kendini biraz tuhaf hisseden Rain, ince ve şık işlemelerle bezenmiş kül rengi paltosunu sırtına geçirdi. Kapüşonunu başından geriye atıp karanlık sokağa doğru yürüdü, ustasını gölgeden çekip aldı ve şehrin üst mahallelerine doğru ilerledi.
Evine dönüyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.