Küllerden Doğan Şafak

Şövalye heykelini arkasında bırakmadan önce bir an tereddüt eden Sunny, suretlerinden birini bedenlendirdi. Bu enkarnasyonun kontrolünü ele alarak kadim taşın üzerinde bir bağ bıraktı.

Sunny artık yedi bedene birden hükmetme yeteneğine sahipti ama hâlâ tek bir ruha sahipti. Yine de suretlerinin her biri kendi bağını taşıyabiliyordu. Unutulmuş Kıyı'ya geri dönmek isteyip istemeyeceğinden emin değildi ama Oyuk Dağlar'ı bir kez daha aşma fikri kulağa hiç de hoş gelmediğinden, her ihtimale karşı kendine bir açık kapı bırakmaya karar verdi.

Bu işi de hallettikten sonra kuzeye yöneldi. Kabus'un sırtında, sessiz karanlığın içinde temkinli adımlarla ilerlemeye başladı. Gölgelerden doğan binitinin nalları küllü tozun içinde hafifçe hışırdıyor, her geçen gün uzaklardaki insan topraklarıyla arasındaki mesafe daha da açılıyordu.

Daha önce Unutulmuş Kıyı'nın kuzey sınırlarına hiç ayak basmamıştı, bu yüzden buradaki her şey onun için yeniydi. Tabii bakacak pek bir şey olduğu da söylenemezdi; bazen ufukta tuhaf simgeler beliriyordu ama hiçbiri ilgisini çekmeyi başaramadı.

Yıkık dökük harabeler, kadim devasa canavarların kemikleri ve çürümüş gemi iskeletleri arasından geçip gitti. Hepsini arkasında bırakırken ruhu sakin ve huzurluydu. Başarmak zorunda olduğu hiçbir şey, kendisini ileriye zorlayan hiçbir acil ihtiyaç yoktu. Zaman onun için tüm anlamını yitirmişti.

Yorulduğunda uyudu, acıktığında yedi. Bunun dışında Sunny hiçbir şeyi kendine dert etmedi.

Elbette tetikte olmayı da elden bırakmıyordu. Unutulmuş Kıyı'da hâlâ Kabus Canavarları kalmış olabilirdi; hiç kalmamış olsa bile, çevresine her an dikkat etme alışkanlığını bozmak büyük bir hata olurdu.

En sonunda etrafındaki manzara değişmeye başladı.

Sunny ilk önce yerdeki toz tabakasının giderek seyreldiğini fark etti. Ardından, kara toprak parçaları daha sık görünür oldu. Bu da mercan labirentinin bir zamanlar buralarda daha seyrek olduğu anlamına geliyordu.

Birkaç gün sonra yüksek tepelerle karşılaşmaya başladı. Kuzeye gittikçe sayıları artan bu tepeler, garip bir düzen içinde sıralanmıştı. Tepelerden birini inceleyen Sunny, bunların yapay olduğunu anladı. Çok derinlerde, ayaklarının altında devasa bir mezar odasının varlığını duyumsayabiliyordu.

Burası bir tümülüstü.

Mezar tepesinin zirvesine tırmanan Sunny etrafına bakıp onları saymaya çalıştı. Ancak sayılamayacak kadar çoktular; birkaç yüz taneden sonra saymayı bırakıp yere çöktü ve bir süre karanlığı seyretti.

Ardından gölgelerin arasına süzülerek mezar odasına indi.

Orada en az on metre uzunluğunda, kırık bir lahit duruyordu. İçinde adı sanı bilinmeyen bir deve ait kemikler vardı. Kemiklerin üzerinde kaba bir zırhın kalıntıları göze çarpıyordu fakat zaman, buraya kimin gömüldüğüne ya da onu kimin gömdüğüne dair tüm izleri silip süpürmüştü.

Mezar odasında Sunny'yi bekleyen intikamcı bir hortlak yoktu. Yine de ensesinden aşağı soğuk ter süzüldüğünü hissetti. İçindeki güçlü kötü hisse güvenerek lahde son bir bakış attı ve gölgelerin arasında kayboldu.

Yeryüzüne geri dönen Sunny, uçsuz bucaksız siyah gökyüzüne baktı ve eyere kuruldu. Kabus bile bu tekinsiz tepenin yakınında gergin göründüğü için oradan ayrılmakta gecikmedi.

Kuzeye doğru sürerken, Rain'in okulunun yakınındaki Kabus Kapısı'nı hatırlamaktan kendini alamadı. O gün savaştığı canavarlara Tümülüs Hortlakları deniyordu. Acaba bu tümülüsleri inşa edenlerle bir bağlantıları var mıydı?

...Ertesi gün, çok ama çok uzun bir zamandan sonra ilk kez güneş ışığını gördü.

Sunny ilk başta ne olduğunu bile anlayamadı, gözlerinde bir sorun olduğunu düşündü. Ancak sonra hayal görmediğini fark etti; boş gökyüzünün o aşılmaz karanlığı gerçekten de ağarıyordu.

Şaşkınlık içinde atından indi ve yere oturup doğu ufkuna baktı.

Gökyüzü aydınlandıkça, renkler yavaşça dünyaya geri döndü. Siyahtan gece yarısı mavisine, oradan soluk leylak rengine dönüştü. Ve sonra nihayet, yerini altın sarısı bir şafağa bırakan muazzam bir macenta rengi belirdi.

Güneş, adeta ilahi bir kadeh gibi ufkun üzerinde yükselerek dünyayı aydınlattı.

"Ne garip."

Sunny'nin yüzü ıslanmıştı.

Neden ağladığını kendisi de bilmiyordu; içinde belirgin bir üzüntü, mutluluk ya da hayranlık yoktu. Sadece güzel bir şeye tanıklık etmek hoşuna gitmişti. Artık ışığın uzağında kaybolup gitmemek güzeldi.

Belki de gözleri o huzurlu karanlığa fazla alışmıştı.

"Unutulmuş Kıyı'yı arkamda bıraktım."

Gülümsedi.

Sunny, daha önce hiçbir insanın bu kadar kuzeye adım atmadığından neredeyse emindi. Rüya Alemi'nin keşfedilmemiş yeni bir bölgesini bulmuştu.

Bu da balta girmemiş vahşi doğada kendisini bekleyen Kabus Canavarları olacağı anlamına geliyordu. Yine de hevesi kırılmadı.

Ne de olsa yiyecek stokları iyice azalmıştı.

Güneş yükselip gökyüzü griye boyandığında Sunny yoluna devam etti. Bilinmeyen dehşetlerin her an karşısına çıkabileceğini bildiğinden bu kez özellikle dikkatliydi.

Yakında ufukta koyu bir hat belirdi. Yolunu kapatan yeni bir dağ sırası olduğunu düşündü ama yaklaştıkça yanıldığını anladı.

Eyerinde doğrulan Sunny, ifadesiz bir yüzle ileriye baktı.

Tam önünde... Her biri birer kule genişliğinde olan, göğe doğru yükselen sivri, siyah sütunlardan oluşan bir deniz uzanıyordu. Sanki sayısız ölü dev, çarpık ve kemikli parmaklarıyla gökyüzüne uzanmaya çalışıyordu.

Bu sütunlar... Devasa ağaçların kömürleşmiş, kırık gövdelerinden başka bir şey değildi. Akılalmaz büyüklükte, yok edilmiş bir ormana bakıyordu.

Sunny, bu ağaçların kırılıp devrilmeden önce ne kadar yüksek olduğunu, ormanın ne kadar geniş bir alana yayıldığını hayal etmekte zorlanıyordu. Tek söyleyebileceği, burasının ölümlüler için değil, tanrılar için var edilmiş bir diyar olduğuydu.

Kabus'u ileriye doğru süren Sunny, yanmış ormana yavaşça girdi. Alevler tarafından yutulmasının üzerinden binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen, kavrulmuş ağaçlar çürüyüp toza dönüşmemişti. Hâlâ tek parça halindeydiler, sadece kırılmışlardı; sanki birisi intikam hırsıyla her birini tek tek baltalamış, ayakta tek bir tane bile bırakmamıştı.

Kırık gövdeler yeri kaplamış, geçit vermez bir karmaşa halinde birbirine dolanmıştı. Çoğu birer yol kadar genişti; dik açılarla uzanıyor ya da devrilmiş ağaç yığınlarının karanlık derinliklerine doğru eğim yapıyordu. Bu kırık ağaç tabakasının kalınlığı kesinlikle birkaç yüz metreyi buluyordu ve kadim ağaçların kömürleşmiş kalıntıları arasındaki boşluklarda neyin gizlendiğini kestirmek imkansızdı.

Sunny bunu öğrenmek istemediği için Kabus'u en yakınındaki yatay gövdenin üzerine sürdü.

İlerlemek kolay değildi; sık sık yön değiştirmek, yukarı aşağı tırmanmak ya da devrilmiş bir ağaçtan diğerine atlamak zorunda kalıyordu.

Birkaç saat sonra Sunny, ilk düşmanıyla karşı karşıya geldi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.