Gölgelerin Efendisi mi?
Yük taşıyıcıları ürperdi.
Gece çökmüş, ıssız ovayı sadece kamp ateşinin ışığı aydınlatıyordu. Havada kül taneleri uçuşuyordu. Çok uzaklarda, ölü tanrının bembeyaz kemik yığınları dağlar gibi ovanın üzerinde yükseliyor, üç soluk ay soğuk gökyüzünün karanlığında boğuluyordu.
Korkunç bir hikaye anlatmak için bundan daha mükemmel bir ortam olamazdı.
Uyanmış Ray hafifçe gülümsedi.
Evet. Gölgelerin Efendisi…
Rain, onu daha iyi duyabilmek için biraz kıpırdandı. Peşini bırakmayan çekilmez bir gölge yüzünden, gölgelerle ilgili her şey doğal olarak ilgisini çekiyordu.
Genç adam derin bir nefes aldı, ellerindeki kokulu çay bardağını kavrayarak devam etti:
Tanrıkabri’nde gökyüzü genellikle bulutlarla kaplıdır. Bulut perdesi yırtıldığında, bembeyaz bir uçurumdan dökülen kör edici ışık hareket eden her şeyi yakıp kül eder. Ama… ışığın asla ulaşamadığı bir yer var. Sonsuza dek karanlığa gömülmüş bir diyar. İşte o karanlığın ortasında, siyah taştan yapılmış kadim bir tapınak yükselir. Gölgelerin Efendisi orada yaşar.
Rain, Uyanmış Ray’e inanmayan gözlerle baktı.
Bu çocuk aptal mı?
Genç adam ses tonunu çok iyi ayarlıyor, dinleyicileri anlattığı sahnenin içine çekiyordu. Ama… hayır, ne yapıyordu böyle? Tiyatroda mıydılar? Neden normal bir şekilde konuşamıyordu?
Uyanmış Fleur, utançtan kızararak kafasını başka yöne çevirdi. Kederli Tamar ise ifadesiz bir yüzle gözlerini yumdu.
Yük taşıyıcıları ise durumdan memnun görünüyordu; hikayenin tadını çıkararak biraz öne doğru eğildiler. Rain birkaç kez göz kırptıktan sonra dikkat çekmemek için o da aynı şeyi yaptı.
Uyanmış Ray anlatmaya devam etti:
Gölgelerin Efendisi’nin inzivaya çekilmiş bir aziz olduğuna inanılır ama kimse nereden geldiğini kesin olarak bilmez. Gerçekten bir insan olup olmadığını bile bilen yok. Her zaman simsiyah bir zırh giyer ve korkunç, siyah bir maske takar. Sesi soğuk ve tekinsizdir, gücü ise akılalmaz derecede büyüktür. Karanlık tapınakta yapayalnız yaşar, etrafında sadece ona hizmet eden iblisler vardır.
Genç adam derin bir nefes aldı, ardından sesinin hafifçe titremesine izin vererek fısıldar gibi konuştu:
Bu gerçek, o tapınağa bizzat gittim ve o iblisleri kendi gözlerimle gördüm. Biri, güzel bir kadın şövalye şeklinde yaşayan bir heykel. Diğeri, siyah metalden dövülmüş devasa bir cehennem zebanisi. Bir diğeri ise gövdesi tüm tapınağı saran, pulları cilalı oniks gibi parıldayan devasa bir yılan. Ancak hiçbiri Gölgelerin Efendisi’nin kendisi kadar korkutucu değil. Maskesi, kadim bir canavarın suretinde siyah ahşaptan oyulmuş. O maskenin gözlerinin içine bakmak… dipsiz bir uçuruma bakmak gibi.
Titredi ve başını iki yana salladı.
Ona bakarken orada, o saniyede öleceğimi sandım. Ancak Gölgelerin Efendisi kıpırdamadan bir süre bana baktı, ardından insani hiçbir duygu barındırmayan bir sesle, ‘Seni öldürmemeye karar verdim, Düş gezgini Ray,’ dedi. Sanki birinin canını almak için değil de, yaşamasına izin vermek için bir nedene ihtiyacı varmış gibi.
Rain gizlice kendi gölgesine bir bakış attı.
Nasıl oluyordu da bu Gölgelerin Efendisi saray gibi bir tapınakta yaşayıp ona hizmet eden bir sürü güçlü hizmetkara sahipken, kendi öğretmeninin kalacak bir yeri bile yoktu?
Öğretmeni gölgeler arasında bir evsiz falan mıydı?
Haksızlık bu…
Yük taşıyıcılarından biri titreyen bir sesle sordu:
Ama Uyanmış Ray Bey… o lanetli tapınağa yolunuz nasıl düştü?
Ray cevap vermek için ağzını açtı ama ondan önce davranan Fleur oldu; muhtemelen arkadaşının yine saçma sapan şeyler anlatmasından korkmuştu.
Büyü üçümüzü Tanrıkabri’ne gönderdi. Saklanacak bir yer bulduk ve kaçış yolu araması, belki bizi kurtaracak birini bulması için Ray’i öncü olarak gönderdik. Kazara Gölgelerin Efendisi’nin bölgesine girdi ve Efendi’nin yankılarından biri tarafından hisara götürüldü.
Tamar başıyla onayladı.
Aslında Gölgelerin Efendisi geçen yıl da birkaç uykucuyu kurtarmıştı. Onun hakkında bilinenlerin çoğu, o uykucuların Song Bölgesi’ne gönderildikten sonra anlattıklarından ibaret. Aslında şanslıydık. Fleur ve beni bulmak için özellikle çabalar mıydı bilmem ama Ray tapınağa vardığında orada başka biri daha vardı.
Ray, düşler alemine yaptıkları ilk yolculuğun o tiyatral anlatımını böldükleri için yol arkadaşlarına sitem dolu bir bakış attı. Sonra içini çekip başını salladı.
Evet. Tek başıma olsaydım… Gölgelerin Efendisi beni tek başıma geri gönderebilir, hatta ayak bağı olmamam için ortadan kaldırabilirdi. En hafif tabirle biraz… tekinsiz biri. Şansımıza, o sırada Değişen Yıldız ve ateş muhafızlarından oluşan bir grup tapınağa sığınmıştı. Tanrıkabri’nde bir görevdeydiler ama Fleur ve Tamar’ı kurtarmak için kendilerini tehlikeye atmışlardı. Lady Nephis, Gölgelerin Efendisi’ni yardım etmeye ikna bile etti. Onun gibi eksantrik bir güç abidesini ikna edebilecek biri varsa, o da kesinlikle Lady Nephis’tir.
Tamar içini çekti.
Üçümüz sadece saklanabiliyorduk. Uyanmış olmamıza rağmen Tanrıkabri’nde bir gün bile hayatta kalamazdık. Ama Değişen Yıldız ve Gölgelerin Efendisi, bizi kurtarmak için canavarlarla dolu kemiklerin derinliklerine gözlerini kırpmadan girdiler. Bu yüzden de etrafları yüce kabus yaratıkları tarafından sarıldı.
Fleur’a bir anlık tereddütle baktıktan sonra efkarlı bir sesle ekledi:
Gölgelerin Efendisi bizi aldı ve bir tür hareket yeteneği kullanarak birkaç saniyede yüz kilometreden fazla yol katetti. Sonra bizi ateş muhafızlarının yanına bırakıp geri döndü. Sadece ara sıra yerin sarsıldığını hissedebiliyorduk… ama sonunda ikisi de geri döndü. Hırpalanmışlardı ama hayattaydılar.
Herkes şoka girmiş gibiydi.
Ç-çok sayıda yüce canavarla mı savaştılar? Ve kazandılar mı?
Tamar buruk bir şekilde gülümseyip başını salladı.
Aslında birçok aziz, daha düşük sınıftaki bir yüce kabus yaratığına karşı galip gelebilir. Ama aynı anda birkaç tanesiyle karşılaşmak ölüm fermanı gibidir. Bunu sadece Değişen Yıldız ve diğer birkaç kişi başarabilir. Gölgelerin Efendisi ise… kim olduğunu bilmesem de gücü en azından en cesur üstünlerle eş değer. Hiç şüphesiz bu çağın en ölümcül savaşçılarından biri.
Ateşe doğru baktı.
Yine de Ray’in saçmalıklarına bakmayın. Gölgelerin Efendisi nihayetinde bir aziz. İnsanlar onun sıra dışı biri olduğunu söylüyor, bunu anlayabiliyorum; kim bir ölüm bölgesinde yaşamak ister ki? Belki de insanlardan nefret ediyordur ya da bu durum kusuruyla alakalıdır. Her halükarda, üçümüzün de ona can borcu var. Onun gücü olmasaydı şimdiye çoktan ölmüştük.
Rain, bu gizemli aziz hakkında derin düşüncelere dalmıştı ama yük taşıyıcıları onun varlığını çoktan unutmuş gibiydi.
Bunun yerine, gözleri parıldayarak öne doğru eğildiler.
Şey… yani… Lady Tamar…
Yaşlı Carel heyecanla gülümsedi.
Değişen Yıldız ve ateş muhafızlarıyla bizzat karşılaştığınızı mı söylediniz?!
Diğer taşıyıcılar da benzer bir heyecan içindeydi.
Vay canına! Gerçek hayatta nasıl biri? Kayıtlardaki kadar güzel mi?
Lady Cassia da orada mıydı?
Zincir Kıran’la uçtunuz mu?
Rain gözlerini devirdi.
Sonra beklenmedik bir şekilde ağzını açtı ve son derece umursamaz bir tavırla konuştu:
Çocuklar, Lady Tamar’ı rahat bırakın. Ayrıca Değişen Yıldız’ı merak ediyorsanız bana sorun. Bilmiyor olabilirsiniz ama bana bir keresinde kılıç kullanmayı öğretmişti. Bu arada, Gece Bülbülü de bana birkaç okçuluk dersi verdi. Azize Athena’ya da evde kirli tabaklar bıraktığı için az söylenmedim… cık, o pasaklı kadın yok mu…
Ben ne yapıyorum böyle?
Neden böyle saçmalıyordu? Bu hiç ona göre bir davranış değildi!
Ama… beklenmedik bir şekilde, biraz da eğlenceliydi.
Ah, hayır… öğretmenim beni yoldan çıkardı…
Yük taşıyıcıları ona bakakaldı, ardından kahkahayı patlattılar.
Tabii ya… e, söyle bakalım Rani, Lady Değişen Yıldız nasıl biri?
Sana kılıç kullanmayı öğrettiğine emin misin? Yoksa sen mi ona öğrettin?
Şu maskesiz Gölgelerin Efendisi’ni kimse görmedi ya. Belki de başından beri o kişi Rani’ydi!
Rain onlara parlak bir gülümseme sundu.
Şey… beni ve Gölgelerin Efendisi’ni hiç aynı odada gördünüz mü?
Bir kahkaha tufanı daha koptu.
Bir süre sonra pişmiş etler bitti ve araştırma ekibinin üyeleri çadırlarına çekildi. Üç uyanmış, kampı ilk kimin koruyacağına karar verdikten sonra onları takip etti.
Rain, özünü döndürerek birkaç saat geçirdi. Gecenin bir yarısı, nihayet tam bir tükenmişlikle uyku tulumunun üzerine yığıldı.
Bir süre öylece kaldıktan sonra sessizce sordu:
Hey, Öğretmenim, şu Gölgelerin Efendisi’ni tanıyor musun?
Gölge bir süre sessiz kaldı.
Elbette. Onu oldukça iyi tanırım. Neden sordun?
Rain karanlıkta gülümsedi.
Hiç, öylesine. Sadece… sen bir gölgesin, o da Gölgelerin Efendisi. Yani… o senin üstün gibi bir şey mi?
Öğretmeninin sesinde hafif bir gücenme belirtisi vardı.
Kim, o soytarı mı? Benim üstüm mü? Ha! İstesem tek bir düşüncemle onu varoluştan silebilirim.
Kıkırdadı.
Ama devasa bir tapınağı ve bir sürü güçlü hizmetkarı var. Ayrıca Lady Nephis ile de yakın görünüyor… Bir keresinde onunla neredeyse sevgili olduğunuzu söylememiş miydin? Yanlış anlamanı istemem ama daha çok o onun sevgilisiymiş gibi görünüyor…
Öğretmeni dehşete düşmüştü.
Öyle dedim zaten. Ve bu arada… öyleyim de! Ona randevu teklif ettim ve kabul etti. Hem de seve seve kabul etti! Benim cazibeme kim karşı koyabilir ki?
Rain sırıttı.
Sadece söylüyorum işte. O Gölgelerin Efendisi işini biliyor gibi görünüyor. Diğer gölgeler, onun yüzünden senin gibi başarısız biriyle dalga geçmeyecek mi? Tapınak yok, hizmetkar yok, koluna takabileceğin güzel bir azize yok… ah, zavallı öğretmenime acıyorum… öğretmenim tam bir çilekeş…
Cevap vermek yerine, karanlığın içinden tehditkar bir hırıltı yükseldi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.