Üç Aziz, Yüce İblis'in karşısında, uzağa mevzilenmiş birliklerle onun arasında sarsılmaz bir duvar gibi dikiliyordu. Bir an için kimseden ses çıkmadı; o iğrenç varlık çukurlaşmış gözleriyle bu yeni düşmanlarını incelerken, Jet ve yoldaşları da onun bir deri bir kemik kalmış heybetli formunu yorgun bakışlarla süzüyordu.
"Durum ne?"
Jet'in sesi acının ağırlığıyla biraz boğuk çıkmıştı.
Kısa bir sessizliğin ardından Kai cevap verdi:
"Batı Kadranı ordusu şu sıralar Kurtlar'a ulaşmış olmalı."
Jet yavaşça başını salladı.
"Güzel. Öyleyse... Effie, küçül. Fazla göze batıyorsun, hedef olacaksın."
Hemen ardından harabeler, dehşet verici bir şiddet patlamasıyla sarsıldı.
Yüce İblis artık beklemeye niyetli değildi. Bir adım ileri atılmasıyla birlikte, kumdan ve feryat eden ruhlardan oluşan bir kasırga koptu; sayısız bina tuzla buz olup toza dönüştü. Havaya karışan tozlar yıkıcı hortuma katılarak etrafı birbirine kattı.
Kadim dilin kelimeleri rüzgarın uğultusunda, sayısız fısıltı gibi yeniden yankılandı:
"...Herkes... boyun eğecek... doyuracak... hizmet edecek..."
Jet bu sözlere kulak asmadan kendini ruh dalgasının içine bıraktı.
Kai ve Effie'nin de kavgaya dahil olmasıyla birlikte, kadim canavar artık sadece ruh saldırılarıyla yetinmiyordu. Aksine, zayıf bünyesinden oluk oluk kum boşalıyor, bu kumlar etrafında görkemli bir adamın silüetine bürünüyordu. Devasa elleri ikisine birden hamle yaparken, ağzı bir lanet savurmak istercesine aralandı.
Savaş artık sessiz değildi. Yanan harabelerin üzerinde, kulakları bir dalga gibi döven sağır edici bir gürültü korosu yükseliyordu.
Ancak Yüce İblis lanetini henüz okuyamadan...
Siyah obsidyenden yapılma devasa bir gürz, canavarın kafasını oluşturan kum kütlesine büyük bir gürültüyle indi. İğrenç yaratık zarar görmemiş olsa da kumdan yansıyan o devasa kafa bir an için dağıldı ve yeniden toparlanması vakit aldı.
Bu kez savaş meydanında canavarın değil, ulu bir ejderhanın sesi gürledi:
"Yavaşla!"
Kai'nin emri, bir Yüce İblis'in iradesini alt etmeye yetmezdi; en azından hemen değil. Ancak bu emir, yaratığın üzerindeki o doğaüstü uyuşukluğun zayıflatıcı etkisiyle birleşince, canavarı sinsi zincirlerle kuşatıp bağladı.
Kai ve Jet sayısız savaştan beraber geçmişlerdi. Siyah kopesin ruh donduran keskinliğini Kai'nin sesiyle harmanlamak, güçlü düşmanlara karşı kullandıkları rüştünü ispatlamış bir taktikti.
Ejderha, kumdan yapılma dev ellerden birinden sıyrılarak havaya süzüldü.
Aynı anda ikinci el çelikten dev kadına doğru uzandı. Tam o anda kadının figürü yansıyan ışıkla göz alıcı bir şekilde parladı ve gözden kayboldu. Onun yerine, enkazın üzerinde cilalı zırhlar içinde uzun boylu bir kadın belirdi; çoktan mızrağını ve kalkanını kuşanmıştı.
Effie, Yıldızışığı Parçası'nın efsunlarından birini aktif hale getirerek bağırdı:
"Jet! Bu şey! Tanrı aşkına, bunu nasıl öldüreceğiz?!"
Jet, ruh tırpanına dönüşen sis kılıcını savurmaktaydı; kılıca bağlı tüm ruhlar tüketildiğine göre artık kopes formunda kalmanın bir manası yoktu.
"Güzel soru."
Bir ruhu daha yok edip geri bağırdı:
"Unutulmuş Kıyı'daki o ucube, Ölülerin Efendisi... Onu nasıl öldürdüğünü hatırlıyor musun?"
Effie kalkanını siper edip omzunu dayayarak korkunç bir darbeye göğüs gerdi. Yüce İblis'in sarsıcı gücüne rağmen yerinden kımıldamadı.
"O kemik yığınını mı?! Tabii ki hatırlıyorum! Ne olmuş ona?!"
Jet bir sis bulutuna dönüşerek savrulan çığlık atan bıçaklardan sıyrıldı ve tekrar bir hortlak suretine büründü.
"Emrimle... aynısını yapacağız!"
Jet, Unutulmuş Kıyı hakkındaki raporları didik didik okumuştu; Rüya Alemi'nin o keşfedilmemiş bölgesindeki tuhaf Kabus Yaratıkları hakkında çok şey biliyordu. Karanlık Şehir'den sağ çıkanların Ölülerin Efendisi dediği o ucube, katakomplarda yaşayan ve vücudu devasa bir kemik dağını andıran bir yaratıktı.
Ancak o kemikler, Düşmüş Hükümdar'ın sadece dış kabuğuydu. Asıl gövdesi derinlerde gizliydi ve dev bir ceset solucanına benziyordu.
Ölülerin Efendisi'ne karşı verilen son savaşta, Nephis önderliğindeki Uyuyanlar dış kabuğa ciddi hasar vermeyi başarmış, bu da Effie'nin kalkanını kemik dağının kalbine fırlatmasına imkan tanımıştı. Solucan yok edilmiş, Hükümdar can vermişti.
Jet, Kanakht'ın Kalbi'ne de aynı tarifeyi uygulamak niyetindeydi.
Ölülerin Efendisi'ni hatırladığında zihninde şimşek gibi çakan o aydınlanma, bu iki ucubenin doğasıyla ilgiliydi.
Düşmüş Hükümdar, narin etini korumak için bir kemik yığınının içine saklanmış devasa bir ceset solucanıydı. Oysa bu Yüce İblis bir hortlaktı... Ve Jet, hortlakların fiziksel saldırılardan zerre korku duymadığını herkesten iyi bilirdi.
Öyleyse neden Kanakht'ın Kalbi yok edilemez bir kumdan kabuk kullanıyordu? Neden kendini fiziksel saldırılardan koruma gereği duyuyordu?
Neydi onun gizli sırrı?
Jet'i asıl cevaba —doğruluğuna inandığı o tek gerçeğe— ulaştıran şey, Batı Kadranı'nın kadim efsaneleri üzerine kafa yorması olmuştu.
Bir zamanlar tarihle hobi niyetine ilgilenmenin günün birinde bu kadar işe yarayacağını kim bilebilirdi? Eğer Jet, kendisini bu hobiye yönlendiren kişinin kim olduğunu hatırlayabilseydi, ona bir teşekkür borçlu olurdu.
"Son vuruşu ben yapacağım! İkiniz de hazırlanın!"
Eğer haklıysa ve bu taarruzu başarabilirlerse, Yüce İblis ölecekti. Effie ve Kai burada olduklarına göre diğer Kapı muhafızlarının icabına çoktan bakılmış olmalıydı. Yani Kanakht'ın Kalbi'ni devirmek, savaşı kazanmak ve bir gün daha yaşamak demekti.
Ya yanılıyorsa...
Jet başka bir yol bulurdu. Her halükarda o lanetli mahluk ölecek, savaşı insanlık kazanacak ve askerleri evlerine zaferle dönecekti.
Yenilgi bir seçenek değildi.
Yıllar önce, o İlk Kabus'ta... Taze bir mezardan dışarı sürünerek çıkmış, ıslak toprağı çıplak elleriyle kazmıştı.
O günden beri Jet'in yaptığı hiçbir şey, o anla kıyaslandığında o kadar da zor gelmemişti.
Bu yüzden, bu Yüce İblis'i öldürmek de o kadar zor olamazdı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.