Yük arabalarından birinde kuru azık vardı ama Leydi Tamar sabah saatlerinde uyanmış bir canavar avlamıştı. Keşif ekibi yoluna devam etmeden önce Rain’in hayvandan koca bir parça et kesmesine yetecek kadar vakti olmuştu. Şimdi ise bu etle nefis bir akşam yemeği pişirmeye hazırlanıyordu.
Ekip kalabalık sayılmazdı ama insanlar arasındaki görünmez sınırlar hemen göze çarpıyordu. Uyanmış olanlar kendi köşelerine çekilmişti, keşif uzmanları da onlardan farksızdı; yük taşıyıcıları ise genellikle kendi aralarında takılıyordu.
Şimdi hepsi ateşin etrafında toplanmış, gözlerinde parıltılarla Rain’in et pişirmesini izliyordu.
“Bekleyin, bekleyin, az kaldı! Bu gece ziyafet var!”
Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle sulu et dilimlerini çevirdi, eriyen yağların cızırtısı geceye karıştı. Havaya nefis bir koku yayıldı.
İşçilerden biri kahkahayı bastı.
“Rani, kızım… Otuz yaş genç olsaydım, hiç düşünmeden şuracıkta seninle evlenirdim. Hem de tek bir soru bile sormadan.”
Yol ekibindeki sert mizaçlı kadınlardan biri adama küçümseyen bir bakış fırlattı.
“Seni gidi ihtiyar teke, bizim Rani’mizle evlenmeye layık olduğunu da nereden çıkardın? Rüyanda görürsün ancak!”
Kadın, korumacı bir tavırla kolunu Rain’in omzuna doladı.
“Bu arada, heybendeki o arak şişesinden haberim yok sanma. Hadi bakayım, çıkar şunu…”
Ortam son derece neşeli ve sıcaktı. Rain işçiler arasındaki en genç kişiydi, bu yüzden ona hep el bebek gül bebek davranıyor, bir parça sevgi gösteriyorlardı. Özellikle kadınlar, üstüne titreyen teyzeler gibi her an onunla ilgilenmeye çalışıyordu.
Bu yüzden bugün onları doyurmak, bir nevi borç ödeme şekliydi.
Adam heybesinden kaçak içki şişesini çıkarmaya giderken, kadın kolunu Rain’in omzundan çekti ve gözlerini aç kurt gibi cızırdayan etlere dikti.
Sonra kafası karışmış bir ses tonuyla mırıldandı:
“Yalnız Rani… Kullandığın şu tava da bir acayipmiş.”
Rain sırıttı.
“Öyle mi? Sana öyle mi geldi teyze?”
Aslında haklıydı. Sonuçta Avcı’nın baltasının ağzını derme çatma bir tava niyetine kullanıyordu.
Bu alet savaşta kullanılamayacak kadar ağırdı, çöpe atılamayacak kadar da değerliydi. Ancak ateşin üzerine yerleştirebilecek kadar geniş bir yüzeyi vardı; yeşil metal geç ısınıyordu ama eti de bir harika pişiriyordu. Bu yüzden yemek hazırlarken sık sık bu yönteme başvuruyordu.
Rain dilini şaklattı.
“Eski bir iblis silahı işte. Oldukça da kullanışlı; paslanmıyor, temizlemesi kolay, üstelik yeri geldiğinde bununla odun da yarabiliyorum. Bulduğum için çok şanslıyım!”
İşçiler bu söze güldü.
Etin ilk porsiyonu piştiğinde, keşif uzmanları bile onlara gıptayla bakıyordu. Rain et dilimlerini paylaştırıp ikinci porsiyonu yeşil baltanın üzerine dizdi.
Yemek vardı, biraz alkol vardı ve sıcacık bir ateş parıldıyordu. Gökyüzündeki üç ay geceyi usulca aydınlatırken, bu sıradan insanlar ışık çemberinin içinde birbirine sokulmuş, sohbet ederek yabanın uyandırdığı korkuyu zihinlerinden uzaklaştırmaya çalışıyordu.
“Hey, Pill… Ana kamptan ayrılmamızdan sadece iki gün önce Ravenheart’tan geldin, değil mi? Daha önce ne iş yapıyordun?”
Sert bakışlı, sakallı bir adam başının arkasını kaşıdı.
“Daha önce mi? Şey, Antarktika’dayken hava filtrasyon teknisyeniydim. Tabii rüya aleminde havayı temizlemeye gerek kalmadı, ben de son birkaç yıldır orada burada inşaat işlerinde çalıştım.”
Bir an duraksadı, ardından mahcup bir gülümsemeyle ekledi.
“Eşimle biraz para biriktirmek istiyorduk. Sonra güneye gidip henüz tam gelişmemiş küçük şehirlerden birinde dükkan açacaktık. Merkezi bir yerde dükkan sahibi olmak ne harika olurdu, değil mi? Ama para biriktirmek kolay iş değil. Yol ekibine bu yüzden katıldım, buranın haftalığı geri çevrilemeyecek kadar tatlı.”
Diğerleri güldü.
“Ben Antarktika’da inşaat mühendisiydim.”
“Ben de küçük bir lüks zırhlı araç fabrikası işletiyordum.”
“Sizi gidi zengin züppeler, ben de NQSC’nin dışındaki yer altı tesislerinden birinde temizlikçiydim!”
“Peki ya sen, Rani?”
Rain gözlerini kocaman açıp kirpiklerini kırpıştırdı.
“Ben mi? Şey… Ben sadece okula gidiyordum.”
İşçiler birkaç saniye ona bakakaldı, ardından tekrar kahkahayı bastılar.
“Tanrım, bu daha bebekmiş…”
“Böyle narin bir kızın yol ekibinde ne işi var?”
“Ne demek ne işi var, bizim Rani’miz taş gibidir… En azından hepimizden daha dişli olduğu kesin!”
Kahkahalar dindiğinde, az önce ona sarılan kadın yeni gelen adama, yani Pill’e döndü ve merakla sordu:
“Sahi, Ravenheart’ta son durumlar ne? Yeni bir haber var mı?”
Rüya aleminde iletişim cihazları çalışmadığı için sıradan insanların hızlıca bilgi almasının hiçbir yolu yoktu. Eğlence namına da pek bir şey bulunmadığından herkes can sıkıntısından patlıyordu.
Song Bölgesi’nin başkentinden henüz yeni gelmiş olan Pill’in ilgi odağı olması son derece doğaldı.
Ancak adam, durumun getirdiği ilgiden pek de memnun görünmüyordu.
Sakallı adam derin bir iç çekerek başını iki yana salladı.
“Şey… İşler şu sıralar pek yolunda değil. Ne diyeceğimi bile bilmiyorum. Sanki herkes aklını kaçırmış gibi.”
İşçiler şaşkınlıkla ona baktı.
“Nasıl yani? Neden? Ne oldu ki?”
Rain de kulak kesilmiş, merakla dinliyordu.
Pill birkaç saniye kararsız kaldı.
“Hani şu delinin teki Leydi Değişen Yıldız’ı öldürmeye çalışmıştı ya, herhalde duymuşsunuzdur. O olay zaten yeterince korkunçtu ama şimdi… İnanmayacaksınız ama, Kılıç Bölgesi’ndeki o pislikler bu işin arkasında Kraliçe’nin olduğunu ima etmeye çalışıyor.”
Ortama aniden ölüm sessizliği çöktü.
İşçiler kafalarındaki şaşkınlık, inanamama ve öfke karışımı ifadelerle sakallı adama bakakaldı.
“Yok artık… Olamaz. Kafayı mı yemiş onlar? Majesteleri neden Leydi Değişen Yıldız’ı öldürmek istesin ki?”
“Kılıç Bölgesi’nde neler dönüyor böyle?”
“Ciddi olamazsın, değil mi?”
Pill bir kez daha içini çekti.
“Evet, biliyorum. Çok saçma. Zaten Ravenheart’taki herkes bu duruma acayip öfkeli.”
Bir an durdu, dudaklarını büktü.
“Ama durum bu. Hatta o kadar ileri gittiler ki, Aziz Sessiz Avcı ile Maharana Klanı’ndan Usta Dar’ın sorgulanmak üzere kendilerine teslim edilmesini talep etme cüretini bile gösterdiler.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.