Sunny’nin sözleri, yüzündeki nazik gülümsemeyle tam bir tezat oluşturarak havada asılı kaldı. İki genç usta, duyduklarını sindirememiş gibi donup kalmışlardı.
Dagonet Klanı’ndan Mercy, nefesini dışarı verdi.
Aynı anda Yükselmiş Tristan’ın gözleri fal taşı gibi açıldı.
Şaşkınlık ve inanamayan bir ifadeyle kaskatı kesilen yüzü, yavaş yavaş haklı bir öfkenin getirdiği bir buruşuklukla çarpıldı.
Hiddetten titreyerek gürledi:
“Sen nasıl cüret edersin?!”
Sunny buna pek inanamadı. Kalbi delicesine çarparken nefesini tuttu.
Söyleyecek mi... Yoksa o cümleyi gerçekten kuracak mı? Kesin kuracak! Hiç kaçarı yok!
Yüzündeki gülümseme hala kusursuz ve hoştu.
“Cüret ederim tabii. Neden, sözlerimden bu yeterince açık değil miydi? Yoksa kusurunuz sizi sağır mı etti? Allah aşkına... Hem budala hem sağır. Ne talihsiz bir kader. Size acıyorum doğrusu.”
Genç usta, ağzı açık bir şekilde ona bakakaldı. Bir anlık sessizliğin ardından Tristan, titreyen parmağını Sunny’ye doğrultup tısladı:
“Eceline susamışsın sen, melez!”
Söyledi!
Gerçekten de söylemişti. Bu... Sunny’nin diyecek sözü kalmamıştı. Gerçekten de şaşkınlık vericiydi.
Bir kahkaha patlatmamak için kendisini zor tuttu.
Şaka gibi. Ama şu hanedan veletlerinin de önüne gelene melez demesi ne ayak?
Sunny devasa bir çabayla sükunetini korudu ve omuz silkti.
“Bunu söylemen komik ama aslında biraz melez sayılırım.”
Gülümsemesi daha da genişledi; bu durum genç ustanın iyice çileden çıkmasına neden oldu.
Yüzü endişe verici bir kırmızı tonuna bürünürken, Yükselmiş Tristan elini uzatıp homurdandı:
“Çizgiyi aştın, alçak... Sana bir ders verilmesi gerekiyor. Ben, Aegis Rose’dan Tristan, seni düelloya davet ediyorum!”
Sunny gözlerini kırpıştırdı.
“Ha?”
Hayır, bu budalanın küçükken kafasının üzerine düştüğünü söylerken sadece mecaz yapıyordu. Ama şimdi bakılırsa, bu ifadede bir gerçeklik payı olabilir miydi?
Bu noktada, aralarındaki atışma epey dikkat çekmişti. Avludaki herkes tuhaf ifadelerle onlara bakıyordu. Usta Mercy, diğer hanedan üyesini oradan sürükleyip götürme çabalarından vazgeçmiş, çaresizce etrafına bakınıyordu.
Düello, demek ha...
Sunny yüzündeki gülümsemeyi silip ciddi bir tonda konuştu:
“Kabul etmiyorum.”
Tristan sırıttı.
“Güzel! O zaman çağır... Ha? Ne? Kabul etmiyor musun?”
Sunny başını salladı.
“Evet. Reddediyorum. Ne o, harbiden sağır mısın?”
Genç ustanın eli ayağına dolaştı. Bir an kafa karışıklığıyla ona baktıktan sonra titreyen bir sesle sordu:
“Nasıl reddedersin? Bu korkaklık! S-sende hiç mi onur yok?”
Sunny eğlenerek sadece başını iki yana salladı.
“Aynen öyle, korkağın tekiyim ve hiç onurum yok. Hatta yanımda yöremde onur denen o şeyi barındırmam bile. Ne kadar nahoş bir şey.”
Kibirli bir genç efendi tarafından yolu kesilip eceline susayıp susamadığı sorulduktan sonra, Sunny’nin klişeler üçlemesini tamamlaması için tek yapması gereken Yükselmiş Tristan’ın suratına bir tokat patlatmaktı. Ancak böyle bir niyeti yoktu...
Kim bilir, belki de zavallı budala gerçekten bir karakter kusurundan muzdaripti. Davranışları, basit bir akılsızlıkla açıklanamayacak kadar aşırı hararetliydi. Ayrıca Sunny’nin sağda solda çocuk dövmesi hoş kaçmazdı; titizlikle inşa ettiği zararsız kişiliğinin, hanedan mensubu bir Yükselmişe karşı düello kazanabilmesi zaten beklenmiyordu.
Her ne kadar bu gürültücü velete unutulmaz bir ders vermeyi canı gönülden istese de.
Yükselmiş Tristan burnundan soluyarak öfkeli gözlerle ona baktı. Sonra aniden dudakları alaycı bir gülümsemeyle kıvrıldı.
“Çok korkma korkak, seni öldürmeyeceğim! Sadece ilk kan akana kadar dövüşeceğiz. Ben... Senin reddini reddediyorum! Silahını çağır ve karşıma çık!”
Sunny bir süre inanamayarak ona baktı.
Aman, ne hali varsa görsün...
İçini çekti.
“İlk kan mı? İyi o zaman... Kabul.”
Gülümsemesi biraz mahcup bir hal aldı.
“Ama, şey... Benim bir yadigar silahım yok. O yüzden bir şey çağıramam.”
Bu sözleri duyan genç Usta Tristan’ın rengi attı:
“Senin... Tek bir yadigar silahın bile mi yok? Bir de kendine Yükselmiş mi diyorsun?”
Sunny yüzünde mahcup bir ifadeyle başının arkasını kaşıdı.
“Kendime Yükselmiş diyorum demesine ama... Her Yükselmiş sizin gibi köklü hanedan klanlarının soyundan gelmiyor. Şahsen ben küçük bir kafe ve dükkan işletiyorum... En son bir savaşa girdiğimde canımı zor kurtarıp kaçmıştım...”
Lanetli bir Tiran’a karşı olan bir savaştı ama bunu bilmelerine gerek yoktu.
Usta Mercy rahatlamış göründü. Derin bir nefes verip çekinerek konuştu:
“Öyleyse bu meseleyi kapatalım. Tristan, o belli ki bir...”
Ancak arkadaşı, bir yadigar çağırarak şiddetle başını salladı.
“Hayır, bu meseleyi öylece bırakamam! Onurumu kurtarmam gerek!”
Kısa süre sonra, ışık kıvılcımları arasından ağır bir ulu kılıç belirdi. Küçümseyerek hıhladı ve kılıcı Sunny’nin ellerine tutuşturdu.
“Al. Bu kılıcın adı Yürek Parçalayan, klanımın aile yadigarıdır! Bugünlük sana ödünç veriyorum. Onu tutabilmek senin için bir ayrıcalıktır, sefil!”
Bunu söyledikten sonra başını sallayıp kısık sesle mırıldandı:
“Gerçekten... Leydi Nephis’in neden böyle müsrif bir aylakla takıldığını bir türlü anlayamıyorum... Onu yakışıklılığıyla kandırmış olmalı, alçak herif...”
Sunny ulu kılıcı beceriksizce tuttu ve ucunu yere yasladı. Hayır, cidden, bu ne biçim bir durumdu? Onu düelloya davet eden kişi, neden o düelloda dövüşmesi için ona güçlü bir silah veriyordu? Usta Tristan gerçekten beyinsiz miydi?
Aynı zamanda, söz konusu genç adam başka bir yadigar daha çağırdı; bu seferki çok daha hafif bir kılıçtı. Görünüşe bakılırsa rakibine avantaj sağlıyordu; daha uzun menzilli ve daha iyi bir silah vererek.
Ayrıca zırhının dış katmanlarını da çıkarıp sadece ince bir ceketle kaldı.
“Al işte! Hiçbir efsun kullanmayacağım, böylece dezavantajlı olmayacaksın! Hazır mısın?”
Sunny bir an sessiz kaldı, sonra ürkekçe omuz silkti.
“Sanırım hazırım?”
Genç Usta Tristan sırıttı.
“Öyleyse geliyorum! Haddini bilmeye hazır ol, sünepe!”
Kılıcını savurdu ve ileri atıldı.
Avluda toplanan herkesin şüpheli bakışları altında düello başladı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.