Dokuma Şarkısı

Kendi yatağında uyumak gibisi gerçekten yoktu.

Geçen yıllar boyunca Sunny pek çok yatakta yatmıştı. Akademideki geçici odasında bir yatağı vardı, kendi evinin yatak odasında bir başkası... Sonra, bir uyanmış olduktan sonra satın aldığı o lüks uyku kapsülü, Noctis’in Tapınağı’ndaki derme çatma sedye ve hatta Gergedan’ın arkasındaki o geniş uyku rafı bunlardan sadece birkaçıydı.

Fakat tüm bunların arasında, bir zamanlar harabeye dönmüş katedral rahibesine ait olan o soluk, cilalı ahşap yatağın kalbinde bambaşka bir yeri vardı.

Belki de bu karanlık oda, evim diyebildiği ilk yer olduğu ve bu yatak da gerçekten kendine ait hissettiği ilk yatak olduğu içindi.

Karanlık Şehir’de yapayalnız geçirdiği o dönem, hayatının en kasvetli sayfalarından biri olsa da orayı hep kendine has bir sıcaklıkla, özlemle hatırlıyordu.

Tatlı bir zindelikle uyanıp gülümsedi, gerinerek esnedi ve yataktan kalktı.

Geniş odaya şöyle bir göz gezdirirken buradaki eski günleri geldi aklına. O zamanlar her şey ne kadar da basitti...

Bir süre odada dolandı, mobilyalara hafifçe dokunarak ilerledi ve sonunda boş bir duvarın önünde durdu. Duvarda, sinsi diken ucunun bıraktığı sayısız çizik duruyordu; burada geçirdiği günlerin çetelesiydi her biri.

Çiziklerin hemen altında, taşa kazınmış iki rünle "Sunless" yazıyordu.

Sunny’nin yüzünde buruk bir tebessüm belirdi.

O zamanlar, Karanlık Şehir’de yaşadığına, mücadele ettiğine ve acı çektiğine dair bu taş duvarda bir kanıt bırakmak istemişti. Bu dünyaya kendi varlığından bir iz kazımak istemişti.

Bıraktığı bu izin günün birinde tamamen anlamsız kalacağını nereden bilebilirdi ki? Kendi yaptıkları yüzünden, adını bu taşa bin kez daha kazısa bile artık onu hatırlayacak tek bir ruh bile yoktu.

Sunny hafifçe güldü, elini uzatıp tırnağıyla duvara yeni bir çizik daha attı.

Ne de olsa burada bir gün daha geçirmişti.

Ardından bakışlarını loş odanın içinde gezdirdi, her köşeyi süzdü.

Tüm bunları bir kez daha geride bırakacak olmak içini burkuyordu.

Ama gerçekten...

Gerçekten de geride bırakmak zorunda mıydı?

Dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı, karanlık bir şekilde dişlerini göstererek güldü.

Hepsini yanımda götürsem ya? Harika fikir!

Zaten Muazzam Taklitçi’nin içini döşeyip süslemesi gerekiyordu.

Gölge’yi çağırıp ona devasa bir gardıropa dönüşmesini emretti. Kapakların ardına gizlenmiş sıra sıra korkunç dişlere hiç aldırmadan kapakları ardına kadar açtı.

İçeride, o devasa boyut dışı deponun soğuk karanlığı uzanıyordu.

"Başlayalım mı?"

Neşeyle gülümseyen Sunny, soluk renkli cilalı ahşaptan yapılma o güzel mobilyaları tek tek Taklitçi’nin içine yüklemeye girişti. Yatak, çalışma masası, o ince işçilikli fener...

Bir zamanlar Effie’nin kendisiyle dalga geçtiği genç rahibenin elbiselerini ve ayin kıyafetlerini bile geride bırakmadı. Bu güzel giysiler son derece kaliteli kumaşlardan, usta ellerce dikilmişti... Üstelik binlerce yıllık terk edilmişliğe rağmen tek bir yıpranma belirtisi bile göstermemişlerdi. Böyle bir şeyi burada bırakmak düpedüz delilik olurdu.

İşini bitirdiğinde, o geniş oda sanki son derece açgözlü bir hırsız tarafından soyulmuş gibi cascavlak kalmıştı. Bahsi geçen o açgözlü hırsız ise duvarlardaki ince taş işlemelere bakıp onları da yanında götüremediği için hayıflanıyordu. En sonunda içini çekip kafasını salladı.

Muazzam Taklitçi’nin kapılarını kapatıp Gölge’yi geri gönderdi ve odadan çıktı.

Sunny büyük salona geri döndüğünde yüzündeki o neşeli ifadeden eser kalmamıştı.

İsimsiz tanrıçanın heykeline son bir kez daha baktı.

Kızıl Kule’nin Dehşeti’ni katlettikten sonra Nephis’in kazandığı o hatıranın, İsimsiz Güneş’in açıklaması zihninde canlandı.

Uzun süre boyunca İsimsiz Güneş yalnızlık içinde acı çekti, kaybedilen her şeye hasret duydu. Ancak o hasreti de tamamen yitirdiğinde, Unutulmuş Kıyı’nın Kızıl Dehşeti nihayet doğdu.

... Kendisi de biraz ona benzemiyor muydu?

Yalnız ve unutulmuş, hatta adı bile bu dünyadan silinmişti.

Üstelik kendisi de bir Dehşet’ti artık.

Eğer yeterince uzun yaşarsa... Günün birinde Sunny de bir Kabus Yaratığı’na dönüşür müydü? Ruhunun Yozlaşma çiçekleriyle bezenmesini engelleyen, henüz kaybetmediği o şey neydi acaba?

Gözlerindeki ışık sönerken heykelden bakışlarını kaçırdı ve harabe katedralin iç mabedine doğru yöneldi.

Gizli geçidi bulup kıvrılarak aşağı inen merdivenlerden yeraltına doğru süzüldü. Kayaçların içine oyulmuş o büyük odaya varana kadar derinlere, daha da derinlere indi.

Orada, Kara Şövalye’nin zırhıyla aynı metalden dövülmüş o devasa kapı ardına kadar açıktı ve duvarda iki tuhaf meşale yanıyordu.

Sunny tıslayarak gözlerini eliyle siper etti. Günlerdir mutlak karanlıkta kaldıktan sonra, o hayaletimsi meşalelerin soluk ışığı gözlerini kamaştırmıştı.

O açık kapının ardında... Weaver’ın Maskesi’ni bulduğu o tek kişilik hücre vardı.

Ve o maskeyi takan cesedin yerdeki taşlara kazıdığı yasaklı rünler.

Sunny bu rünleri okuyabilmek için Karanlık Şehir’e gelmişti.

Derin bir nefes alarak yüreğini ferah tutmaya çalıştı ve adımını attı.

Buraya ilk gelişinde, meşalelerin tuhaf ışığından zarar görmesinler diye gölgelerini geride bırakmıştı. Fakat şimdi biliyordu ki, bu yeraltı hücresi dışarıdakilerin içeri girmesini engellemek için değil, içeridekini hapsetmek için tasarlanmıştı. Zaten rün çemberi çoktan kırılmıştı ve burayı koruyan büyü artık çalışmıyordu.

Hücreye adım atan Sunny etrafını süzdü... Gerçi bakılacak pek bir şey de yoktu. Sadece kırık rün çemberi, o gizemli cesetten geriye kalan toz yığını ve yerde yazılı kelimeler duruyordu.

Sunny karanlık bir tebessümle, daha önce okumayı beceremediği o yasaklı rünlere çevirdi bakışlarını.

Bu rünler, Nether’ın kullandığı yazı sisteminden farklıydı ve çözmesi çok daha kolaydı. Ancak Sunny yazılanları okudukça yüzü asıldı.

Ne?

Tam olarak kavrayamıyordu...

Rünlerde şunlar yazılıydı:

Böyle buyurdu Weaver

"Kapıları açacaklar"

Ve açtılar da

Üzerimize felaket ve yıkım çağırarak

Şimdi bu yıkıntılarda

Tanrılar cansız yatıyor

Ve iblisler düştü

Unutulmuş Olan geliyor

Zaten uyanmış durumda

Hepsini yutmak için.

Geri kalan kısım ise okunmayacak durumdaydı.

Sunny’nin tüyleri diken diken oldu.

Hayır, bir dakika...

Bu da ne demekti? Kapıları açmışlar mıydı? Kim açmıştı, hangi kapıları? Yoksa... Boşluk’un Kapıları olamazdı, değil mi?

Bu imkansızdı. Eğer o kapılar zaten açılmış olsaydı ve Unutulmuş Tanrı uyanmış bir halde Boşluk’tan çoktan kaçmış olsaydı, geriye hiçbir yaşam kalmazdı. Her şey Yozlaşma tarafından çoktan yutulup gitmiş olurdu.

Ama henüz... henüz yutulmamıştı. Demek ki o varlık hala uykusundaydı, kabuslar görüyordu.

Yine de rünler açıkça birilerinin o Yozlaşma Tanrısı’nı serbest bıraktığını söylüyordu. Dahası, Weaver bunu çok önceden kehanet etmişti.

Tanrılar cansız yatıyor ve iblisler düştü...

Sunny’nin kafasını kurcalayan o amansız sorunun cevabı bu muydu yani? Felaket Savaşı’nı kimin kazandığı sorusunun cevabı?

Bu rünlere göre...

Kimse kazanmamıştı. İki taraf da tamamen yok mu olmuştu?

Böyle bir şey nasıl mümkün olabilirdi?

Karşılıklı bir yok oluş mu yaşanmıştı, yoksa birisi hepsini birden mi katletmişti? Eğer iki taraf da kazanmadıysa, o halde galip kimdi?

Birden Sunny’nin sırtından aşağı buz gibi bir ürperti indi.

Bakışlarını aşağıya, diğerlerinden farklı bir yazı karakteriyle yazılmış o tanıdık rün dizisine çevirdi.

"Selam sana kaderin iblisi Weaver. Unutulmuş Tanrı’nın ilk doğanı."

İçini aniden tekinsiz bir his kapladı.

Herkes tanrılar ve iblisler arasındaki savaşta iki taraf olduğunu varsayıyordu... Ama bu gerçekten doğru muydu? Ne de olsa, bu savaşa katılmayı reddeden, hem tanrılara hem de iblislere karşı tek başına duran bir ilah vardı.

Kaderin İblisi.

Eğer iki taraf da birbirini yok ettiyse... Geriye sadece Weaver kalmış demek değil miydi bu?

Sunny birden Kemik Dokusu’nun açıklamasını hatırladı...

Unutulmuş Tanrı’nın çocukları tanrılara isyan ettiğinde, savaş çağrısını reddeden tek kişi Weaver olmuştu. Her iki tarafça da hor görülen ve avlanan Weaver ortadan kayboldu. Kimse onun nereye gittiğini ve ne yaptığını bilmiyordu... Ta ki artık çok geç olana dek.

Ta ki artık çok geç olana dek.

İçi huzursuzlukla dolan Sunny derin bir nefes aldı.

... Weaver o zaman ne halt karıştırmıştı böyle?

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.