Nephis ve Ateş Muhafızları, gölgeler diyarında ilerleyen siyah şeytanı takip ediyordu. Ağzını bıçak açmayan rehberleri, fenerlerden yayılan beyaz ışığı yansıtan o göz alıcı zırhıyla arkasına bile bakmadan yürüyordu. Yaşayan heykelin adımları ne yavaş ne de aceleciydi; her bir hareketi umursamaz bir güvenle doluyordu.
Sanki karanlıkta gizlenen yaratıklardan zerre kadar korkmuyordu.
Nephis, böylesine ağır bir varlığın adımlarının bu derin sessizlik içinde gök gürültüsü gibi yankılanacağını düşünmüştü ancak çıt bile çıkmıyordu. Gözlerinde uçuşan beyaz alevlerle, bu gizemli taş şövalye arkasından bakakaldı.
Ateş Muhafızları ise tetikte ve sessizdi, tekinsiz karanlığı endişeli gözlerle süzüyorlardı.
"Neler dönüyor burada?"
Nephis endişeli değildi ama içinde hafif bir merak uyanmıştı. Sonu gelmeyen, açıklanamaz bir karanlık ve onları karşılaması için gönderilen bu korkutucu yaratık... Tüm bunları anlamlandırmak zordu ve o, mantığına sığdıramayacağı şeylerle nadiren karşılaşırdı.
"Cassie?"
Kısa bir an sessizlik oldu. Ardından karanlıkta o tanıdık ses yankılandı ve sormadığı sorunun cevabını verdi:
"Çok... garip."
Nephis, o güzel taş iblise doğru bir bakış fırlatıp bekledi. Cassie kısa bir duraksamanın ardından devam etti:
"O aşkın bir iblis. Ruhu; gölgenin, karanlığın ve ilahi alevin imkansız bir birleşiminden oluşuyor. Gücü bir kılıç azizini andırıyor... Ancak sıradan bir yansıma değil. Ben... Onun ne olduğunu çözemiyorum."
Nephis sakince başını salladı.
"Önemli değil. Ben biliyorum."
O ürpertici, taşsı zırhı, o soğuk varlığı ve mücevheri andıran gözleri tanımasaydı asıl o zaman şaşırırdı.
Bu siyah şeytan, nihayetinde Nether'ın çocuklarından biriydi. İkinci Kabus'un derinliklerinde, Yeraltı Dünyası'nın ezici karanlığı altında boğulurken ve çaresizlik içinde kıvranırken yukarıda gördüğü varlıklardandı onlar. Kendisi çok aşağılarda, uçurumun kenarında hayatta kalma mücadelesi verirken, Çukur Dağlar'ın devasa mağaralarına hükmeden o kibirli güruhtan biriydi.
Aslında vaktiyle kendi bedenlendiği form da Nether'ın ilk Taş Aziz'i başarıyla yaratmadan önce acımasızca bir kenara fırlattığı sayısız kusurlu kurbandan biriydi sadece.
Yani bir bakıma, karşısındaki bu siyah şeytan, kendisinin bir zamanlar olduğu halin çok daha kusursuz bir versiyonuydu.
Fakat burada ne işi vardı? Yoksa Nether'ın çocuklarından bazıları yozlaşmaya yenik düşüp bugüne kadar hayatta mı kalmıştı? Ya da Gölgelerin Efendisi onlardan birini mi katletmişti?
Nephis başını hafifçe yana eğdi.
Taş Azizler'in gerçek karanlığa hükmettiği bilinirdi, her biri yaratıcılarından ilahi bir kıvılcım miras almıştı. Peki ama bunun gölgelerle olan bağı nereden geliyordu? Bu onların doğasında olan bir şey değildi.
Acaba Gölgelerin Efendisi'nin yönüyle mi ilgiliydi?
Peki ya etraflarındaki bu ışıksız diyar... Bunu da mı bir şekilde o var etmişti?
Sıradan bir aşkın varlığın harcı mıydı bu? Merakı gitgide körükleniyordu.
Siyah şeytan onları karanlığın daha da derinlerine götürdü. Tanrı Mezarı'nın o ölümcül güneş ışığını defetmenin ne kadar zor olduğu düşünülürse, Nephis bu gölgeli bölgenin bu denli geniş olacağını tahmin etmemişti. Fakat şaşırtıcı bir şekilde, bu gölgeler bölgesi her yöne kilometrelerce uzanıyor, bitecek gibi durmuyordu.
"Tuhaf."
İlerledikçe çevreleri daha da tekinsiz bir hal alıyordu. Buraya güneş ışığı hiç ulaşmadığı için, katledilen Kabus Yaratıkları'nın kemiklerini yakıp kül edecek bir şey yoktu. Bu yüzden, etleri tamamen çürümüş güçlü canavarların kalıntıları yer yer karşılarına çıkıyordu.
Başlangıçta bu kalıntılar oldukça az sayıdaydı fakat Ateş Muhafızları gölgeler bölgesinin derinliklerine ilerledikçe, etraftaki iskelet yığınları gözle görülür biçimde artmaya başladı.
Bu canavarların kimi keskin çelik darbeleriyle can vermişti, kiminin kemikleri kaba kuvvetle un ufak edilmişti, kimiyse tahmin bile edemeyeceği kadar tuhaf yöntemlerle öldürülmüştü.
Bir süre sonra kendilerini korkunç bir savaş alanında yürüyor gibi hissettiler. Bu lanetli yerde gerçekleşen katliamın boyutu tüyler ürpertiyordu. Bu güçlü canavarların hepsi aynı anda öldürülmemiş olsa bile... Bir Ölüm Bölgesi'nin derinliklerinde bu kadar dehşet verici yaratığı tek başına deşip geçebilecek nasıl bir güç olabilirdi?
Görünen o ki, Gölgelerin Efendisi'nin korkunç gücüne dair kulaktan kulağa yayılan o tekinsiz fısıltılarda doğruluk payı vardı.
Nihayet yarım gün süren bir yolculuğun ardından, siyah şeytan onları varmak istedikleri yere ulaştırdı. Karanlığın örtüsü altında gerçekleşen o çetin savaşların izleri burada çok daha belirgindi.
"Onun bölge merkezine ulaşmak neredeyse elli kilometre sürdü."
Nephis'in tam önünde, göğüs kafesini andıran o geniş ova aniden kesiliyor, devasa bir uçuruma açılıyordu. Eğer karanlığı gözleriyle delebilseydi, çok aşağılarda o devasa iskeletin omurgasını görebilirdi. Sağında ve solunda, uzaklarda yükselen kaburgalar birer dağ gibi göğe uzanıyor olmalıydı.
Tam karşılarında ise... Fenerlerin ışığı altında, uçurumun tam kenarında yükselen görkemli bir tapınak belirdi. Devasa sütunları ve duvarları siyah mermerden yontulmuştu; o zifiri alınlığı ve geniş frizleri enfes kabartmalar süslüyordu. Hem ürkütücü hem de büyüleyici olan bu yapı, karanlık bir tanrının sarayını andırıyordu.
Sarayın önündeki zemin, sayısız kemikle kaplanmıştı.
Bu kadim yapının büyük kısmı karanlığa gömülmüş olsa da Nephis onun o ağır, kasvetli ihtişamı karşısında üzerinde bir baskı hissetti. Mermer sütunların arkasından, görünmez bir gücün gözlerini üzerine diktiğini hissederek hafifçe kaşlarını çattı ve elini refleks olarak kılıcının kabzasına götürdü.
"Burası... bir hisar mı?"
Ateş Muhafızları'ndan biri, yorgun ve şaşkın bir ses tonuyla herkesin aklındaki o soruyu dile getirdi. Bir diğeri ise temkinli bir şekilde cevap verdi:
"Öyle olmalı. Başka kim böyle bir yerde tapınak inşa edebilir ki?"
Nephis sessizliğini koruyarak bu karanlık tapınağı süzmeye devam etti.
Gölgelerin Efendisi'nden, onun siyah şeytanından ya da bu gizemli azizin sakladığı diğer sırlardan korkmuyordu. Ancak olur da müzakereler ters giderse... Kendi hisarlarının sınırları içinde böylesine güçlü bir düşmanla çarpışmak oldukça zahmetli olacaktı.
En azından, bu güzel hisarın o kargaşada yok olup gitmesi yazık olurdu.
Yanlarındaki o güzel, taşsı rehbere bakarak hafifçe gülümsedi ve başını salladı.
"Düş önümüze."
Yaşayan heykel bir an duraksadı, ardından tapınağın basamaklarını tırmanmaya başladı. Nephis ve Ateş Muhafızları da hemen arkasından takip etti.
Çok geçmeden, o göğe uzanan siyah sütunların arasından geçerek devasa bir salona adım attılar.
Bu geniş ve karanlık salon, aşılmaz gölgelerin içinde boğulup gidiyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.