Mavi Gökyüzüne Selam

Acaba...

Sunny, dallardan sarkan ve iştah açıcı görünen altın renkli bir meyveye dikmişti gözlerini. Onu dalından koparma arzusu ile gizemli, mistik ağaçların meyvelerini tatma korkusu arasında kalmıştı. En son böyle bir şey yediğinde başına gelenler... pek de hatırlamak istediği türden anılar değildi.

Yine de tadı muhtemelen ilahidir...

Sonunda içini çekerek bakışlarını bu cezbedici meyveden istemeye istemeye kaçırdı. Kaderi zorlamamak en iyisiydi.

Sunny şu an kutsal ağacın tepesindeki dalların arasındaydı; burayı bir gözcü kulesi gibi kullanıyordu. Tepesindeki gökyüzü, Düşmüş Lütuf’ta alışık oldukları o derin kızıllığın zerresini barındırmayan, nefis bir masmavi renge bürünmüştü.

Kayıp kütüphaneyi ziyaret edip Yozlaşmış kahini katletmelerinin üzerinden zaten birkaç hafta geçmişti. Kabus’un dördüncü ayı birkaç gün önce bitmişti... Elbette Cassie ve grubun diğer üyeleri için bu süre çok daha uzundu.

Effie ve Jet, Rüzgar Çiçeği denen o yerde mahsur kalalı bir yılı geçmişti bile. Sunny onlara endişelenmeden edemiyordu.

Ayrıca Rain ve uyanmış dünya için de kaygılıydı ama bu konuda yapabileceği hiçbir şey yoktu.

Daha yüksek bir dala tırmanırken içini çekip aşağı baktı. Normalde peşinden ayrılmayan siyah bir karga olurdu ama bugün o geveze kuş ortalıklarda yoktu. İleride bir yerlerde keşif yapıyor, etrafta sinsice dolaşan ucube yaratıkları veya hırçın akıntıları kolluyordu.

Karganın varlığı, kayıp iki kadından en az birinin hâlâ hayatta olduğu anlamına geliyordu. Bu düşünce Sunny’nin endişesini bir nebze olsun dindiriyordu.

Geçtiğimiz birkaç hafta içinde Zincir Kıran, geçmişin derinliklerine doğru Rüzgar Çiçeği’ne neredeyse ulaşacak kadar yol katetmişti. Yol Gösteren Işık sayesinde tam konumu arayarak vakit kaybetmelerine bile gerek kalmamıştı; kutsal asa doğrudan gitmeleri gereken yönü işaret ediyordu. Bu yüzden o korkunç girdap, her an ufkun ötesinde belirebilirdi.

Elbette bu kadar uzağa gelebilmek hiç de kolay olmamıştı. Sunny, Nephis ve Cassie pek çok kez canlarını dişlerine takarak savaşmak zorunda kalmıştı. O zarif gemi; Kabus Yaratığı sürülerinin, derinlerden gelen ucube devlerin, uçan dehşetlerin ve hatta Yozlaşmış elçilerin saldırısına uğramıştı. O son savaş, Yozlaşmış olanlar hem bilinçli hem de aşağılık oldukları için özellikle çetin geçmişti.

Yine de üçü, şimdilik Zincir Kıran’a saldırmaya cüret eden her düşmanı biçip katletmeyi başarmıştı. Kadim gemi de tüm bu saldırılara göğüs germiş, ciddi bir hasar almadan ayakta kalmıştı. Ancak üç uyanmış usta onlar kadar şanslı değildi; her biri, bazıları ölümcül olabilecek pek çok ağır yara almıştı.

Nephis’in iyileştirme güçleri olmasaydı buraya kadar asla gelemezlerdi.

Cassie olmasaydı da başaramazlardı. Sunny, bir kahinle seyahat etmenin ne kadar paha biçilemez bir lütuf olduğunu bir kez daha hatırlamıştı. Kör kız sayesinde Büyük Nehir’in gerçek tehlikelerinden; zamanın kendisinin insanı göz kırpma süresinde öldürebileceği o çarpık akıntılardan ve ölümcül sapmalardan kaçınabilmişlerdi.

...Ve tabii ki Sunny ile Gölgeleri olmasaydı da helak olup giderlerdi. Üçüncü Kabus, olağanüstü bir savaş gücü olmadan hayatta kalınabilecek bir yer değildi ve şu an bu güç en çok onda toplanmıştı.

Harika değil miyim ama?

Sunny burukça gülümsedi, sonra ürpererek etrafına hırsız gibi göz gezdirdi; Yalnızlık Günahı yakınlarda mı diye kontrol ediyordu. Kılıç tayfı, bu tarz düşüncelere karşılık onu iğneleyici bir yorumla tersleme fırsatını asla kaçırmazdı. Neyse ki hayalet, onunla birlikte kutsal ağaca tırmanmaya gerek duymamıştı.

Aslına bakılırsa Yalnızlık Günahı, nedense Kalp Tanrısı’nın koruluğundan gelen bu ağaca çok yakın olmaktan pek hoşlanmıyor gibiydi. Sunny, biraz huzur bulabilmek için bu durumu sık sık kullanıyordu.

İçini çekti.

Rüzgar Çiçeği’ne giden yolculuk kolay geçmemişti ama en azından hepsi bu süreçten bir şeyler kazanmıştı. Nephis, Titan olmaya bir adım daha yaklaşmıştı ve beyaz tuniğinin üzerine zincir zırhtan bir gömlek giyiyordu. Tıpkı Ananke’nin Mantosu gibi, bu yeni yadigar da türünden ziyade sahip olduğu eşsiz büyü sayesinde başka bir zırhla birlikte giyilebiliyordu.

Bir uyanmış için tuhaf sayılabilecek bir tarzla, kılıcını kemerinden sarkan bir kında taşıyordu. Kın da başka bir yadigardı; içine konulan silahı yeterli bir süre boyunca güçlendirme yeteneğine sahipti.

Cassie ise o güzel, kırmızı elbisesine geri dönmüştü. Ancak artık ellerinde altın prangalar yerine iki bilezik vardı; biri koruyucu bir tılsım yadigarıydı, diğeri ise saldırılarının gücünü artırmaya yarıyordu. Sessiz Dans’ı hâlâ bir kında taşıyordu –bu seferki efsunlu değil, sıradan bir kındı– fakat savaşta çoğunlukla Yol Gösteren Işık’ı kullanıyordu.

Beyaz asa bir yadigar olmasa da düşmanlarını sersemletmek ve onları pestile çevirmek konusunda gayet iyi iş çıkarıyordu. Sunny, kafataslarını parçalamak için kutsal bir yadigar kullanmanın ne kadar uygun olduğundan emin değildi ama şikayet edecek de değildi. Zaten tanrılar ölmüştü.

Kendisine gelince...

Sunny, Rüzgar Çiçeği yolunda beş yüz gölge parçası daha kazanarak toplamda iki bin beş yüze yaklaşmıştı; yani Dehşet mertebesine ulaşmak için ihtiyacı olan miktarın yarısına gelmişti.

Yadigarlar konusundaki şansı ise maalesef epey kötüydü. Birkaç tane kazanmıştı ama hiçbiri ruh cephaneliğine eklenecek kadar iyi değildi. Sonunda hepsini Gölgelerine yedirmişti.

Pek fazla yeni yadigar da dokumamıştı. Aslında Sunny son birkaç haftadır dokuma işiyle pek uğraşmamıştı; vaktinin olmamasından değil, daha ziyade şu an başka bir şeyle ilgileniyor olmasındandı.

O uğraştığı şey başına o kadar çok iş açıyordu ki, sık sık kendini yılgın ve sersemlemiş bir halde buluyordu. Yine de Sunny, bu yeni ilgisinin peşini bırakmıyordu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.