Düşmüş Lütuf'tan ayrılmadan önceki son gecede, Sunny derin bir iç çekerken Kehanet’in kulağına fısıldayan sesini dinledi:
Hafızan yok edildi.
...Yeni bir Hafıza kazandın.
Böylece üzerinde uğraştığı Aşkın tılsım en sonunda Yüce mertebeye ulaşmıştı. Nesnelerin fiziksel özelliklerini güçlendiren büyüsü artık çok daha tesirliydi. Dokusunun merkezindeki düğüm kuvvetlenmekle kalmamış, bizzat dokunun kendisi de artan baskıya dayanabilmesi için çok daha dirençli hale getirilmişti.
Ruhani ışık hüzmeleri, gölge özünün siyah iplikleriyle birbirine dolanarak büyüleyici bir desen oluşturuyordu.
Sunny derin bir nefes aldı.
Dört bitti... Kaldı bir.
En zor Hafıza’yı en sona saklamıştı; Nephis için hazırlayacağı Yedinci Aşama Aşkın hafıza. Onu Sınır’a giden yolda değiştirmek zorunda kalacaktı.
Her şey baş döndürücü bir hızla ilerliyordu. Kabus’ta yaşadıklarını şöyle bir düşününce, yolun sonuna bu kadar yaklaşmış olduklarına inanmak güçtü. Sanki daha dün Nephis ve Ananke ile o küçük teknede yan yanaydı; şimdiyse bitiş çizgisine varmak üzereydi.
Tılsımı geri gönderip ayağa kalktı, kollarını bacaklarını esnetip odasından çıktı. Vakit geceydi ama Düşmüş Lütuf sakinlerinden kimsenin uyumaya niyeti yok gibiydi. Pencerelerin önünden geçerken, yan yana dizilmiş ada gemilerin sokaklarını dolduran kalabalıkları gördü. Herkes beyaz tapınağa bakıyordu; hanımlarının ve onun topladığı uyanmış savaşçıların şafak sökünce, daha doğrusu alacakaranlık çöktüğünde gideceğini biliyorlardı.
Yozlaşma’nın tam merkezine meydan okumak için yola çıkacaklardı.
Kaderlerinin bu yolculuğun sonucuna bağlı olduğunu söylemek kesinlikle abartı olmazdı. Yine de... Bu insanlara bakarken, Sunny onların kendi canlarının derdine düştüklerini hissetmedi. Daha çok Dusk ve uyanmış yoldaşları için endişeleniyor gibiydiler.
Tuhaf...
Sunny, birinin kendisi adına savaşa gidişini en son ne zaman izlediğini hatırlayamıyordu. Arada sırada olmuş olabilirdi elbet ama genelde kılıcı sallayan kendisi olurdu. Antarktika’da binlerce mülteciyi o buz tutmuş cehennemde sırtında taşımıştı; o zamanlar bu ona ağır bir yük gibi gelmişti.
Fakat bir bakıma, birinin kendisi için savaşıp ölmesini izlemek çok daha ağır bir yük olurdu. Bu yüzden, Düşmüş Lütuf’ta geride kalanların yüreğinde kopan o karmaşık duygu fırtınasını çok iyi anlıyordu.
Sık sık bir uyanmış hayatının ne kadar acımasız ve zorlu olduğundan yakınırdı... Ama bu aynı zamanda bir ayrıcalıktı.
Zihni bu tür soyut düşüncelerle meşgulken, Cassie’nin kendisi yokken şehri yönetecek kişilere son talimatlarını verdiği salona girdi. Askerlerin komutanı ya da Zincir Kıran’ın onarımından sorumlu marangoz gibi bazılarını tanıyordu; diğerleri ise yabancıydı.
Sunny içeri girdiğinde hepsi saygıyla eğildi.
"Efendi Sunless."
Onlara başıyla selam verip Cassie’ye doğru ilerledi ve elini omzuna koydu. Yüce tılsım ruhundan kızın ruhuna aktarılırken aralarında hafif bir enerji kıvılcımı çaktı.
"Al bakalım... Tamamdır. Büyü artık çok daha güçlü. Ama doğal olarak çok daha fazla öz tüketiyor, o yüzden dikkatli ol."
Kız, yeşimden bir çiçeği andıran tılsımı çağırıp elinde tarttı. Çok geçmeden süsün yaprakları yumuşak bir parıltıyla aydınlandı; bu, büyünün aktifleştiğinin işaretiydi. Aynı anlarda Sessiz Dansçı’nın kab Kabzası da parıldadı.
Cassie’nin dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi.
"Teşekkür ederim."
Sunny başını salladı, ardından bir an tereddüt etti. Etrafta çok fazla insan vardı, bu yüzden kelimelerini özgürce seçemiyordu. Yine de... Tamamen sessiz kalmak da istemiyordu.
Sonunda elini kızın omzundan çekti ve ciddi bir ses tonuyla sordu:
"Bana bak. Sen... İyi misin?"
Cassie, şaşırmış gibi tek kaşını kaldırdı.
"Elbette. Neden olmayayım ki? Hiç olmadığım kadar iyiyim."
Ses tonunda nadir görülen, içten bir rahatlama ve sabırsız bir bekleyiş vardı.
Sunny kaşlarını çattı, bir an öylece kaldıktan sonra tekrar başını sallayıp gitmek üzere arkasını döndü.
Aslında bu fırsattan istifade Cassie’nin peşindeki gölgeyi geri çağırmayı düşünmüştü. Ancak aldığı bu cevaptan sonra kararını değiştirdi.
Bir süre daha ona eşlik etsin.
Aklı başında hangi insan böyle bir durumda rahatlamış hissederdi ki?
Gölgeyi geride bırakarak salondan çıktı ve grubun diğer üyelerini bulmaya gitti.
Gece çabucak bitti ve yedi güneş Büyük Nehir’in sularından bir kez daha yükseldi. Düşmüş Lütuf, kızıl ihtişamın içinde boğularak yanan gün batımının canlı parlaklığıyla bir kez daha boyandı.
Beyaz zırhlar kuşanmış askerler, yüzen şehrin sokaklarında adeta bir koridor oluşturmuştu. Yedi uyanmış yabancının tapınaktan çıkıp rıhtıma doğru yürüyüşünü vakur bakışlarla izlediler. Bu canlı duvarın ardında toplanan halk da gözlerini onlardan ayırmıyordu.
Bu kez ne bir tezahürat ne de bir alkış vardı. Herkes derin bir sessizliğe gömülmüştü; bu durum insana biraz ürpertici geliyordu.
Üzerindeki sayısız bakışın ağırlığını hisseden Sunny’nin aklına, nedense Falcon Scott rıhtımındaki o tahliyenin son günü geldi. O zamanlar insanlar geride kalan herkesin öleceğini bildiği için can havliyle son gemiye binmeye çalışıyordu.
Bugün ise durum tam tersiydi. Geride kalanlar güvende olacaktı. Yelken açıp gidenler ise hayatlarını ortaya koyuyordu. Yine de... Atmosfer tuhaf bir şekilde aynıydı.
Kelimelerle dökülemeyen çaresiz bir arzu. Korku, özlem ve utanç. Keder, hüzün ve acı.
Ve umut.
Umut o kadar güçlü, o kadar dirençli bir şeydi ki. Hatta mantıksızdı bile. En korkunç durumlarda bile yeşerebilir, insana yola devam etme gücü verebilirdi.
Sunny umudu herkesten iyi bilirdi. Umutsuzluğu da öyle.
Rıhtıma ulaşıp Zincir Kıran’a bindi de. Arkasına dönüp kalabalığa son bir kez baktı. Bu gençlerin çoğu yabancı geliyordu; onları daha önceden tanıyor olsa bile artık çehreleri değişmişti.
Yine de ön sıralardan birinde, yanında güzel bir genç kızla duran Cronos’u fark etti. Genç, Sunny’nin kendisine baktığını görünce gülümseyip el salladı.
Seni gidi velet...
Sunny de gülümseyerek el salladı. Hatta göz kırptı; bu hareket karşısında velet şaşkına döndü.
Herhalde savaştığımız şey tam olarak bu. Bir bakıma.
Gemiye çıkan iskelenin önünde küçük bir boşluk vardı. Cassie’nin iki sağır muhafızı orada durmuş, kaybolmuş bakışlarla kıza bakıyorlardı.
Cassie arkasını dönüp kalabalığa doğru baktı.
Ancak bu kez bir konuşma yapmadı. Görme engelli kız bir an sessiz kaldı, ardından muhafızlarına yöneldi.
"...Teşekkür ederim. Artık özgürsünüz."
Ona bakıyorlardı ama bu sözleri duymaları imkansızdı. Kız yumuşakça gülümsedi.
"Her şey için teşekkür ederim. Kendinize iyi bakın. Birbirinizi kollayın."
İki yükselmiş hafifçe sarsıldı, ardından sessizce diz çöktü. Kadın kılıcının kabzasını bıraktı. Adam ise ipek ipini suya düşürdü.
Yılların izlerini taşıyan yüzlerinden gözyaşları süzülüyordu.
Cassie hafifçe iç çekti, kalabalığın önünde derin bir saygıyla eğildi ve arkasını döndü.
"Gidelim. Ayrılma vakti geldi."
Kısa süre sonra Zincir Kıran rıhtımdan ayrıldı ve gökyüzüne doğru yükseldi.
Yanan gün batımının kızıl parıltısında kaybolarak, o sonsuz kırmızılığın içine doğru uçtular.
Sonsuza dek.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.