İşte sonunda o an gelip çatmıştı.
Bu hırçın, bu korkunç Kabusun son yolculuğuna çıkmışlardı.
Sunny ve Nephis için bu anın anlamı çok başkaydı. Geleceğin en uç sınırından gelmişlerdi ve şimdi geçmişin en derin noktasına, Sınırın yükseldiği yere doğru yol alıyorlardı.
Bir yıldır yönettiği, canla başla korumaya çalıştığı şehri geride bırakan Cassie için de durum en az onlar kadar dokunaklı olmalıydı. Artık o şehrin kaderi, İlk Arayıcı ile yapacakları savaştan zaferle çıkıp çıkamayacaklarına bağlıydı.
Her halükarda, Düşmüş Lütuf adlı o şehri bir daha asla göremeyecekti.
Kazansalar bile geride o şehirden bir iz kalıp kalmayacağını hiçbirinin aklı kesmiyordu. Ancak kaybederlerse, Düşmüş Lütufun yok olması kaçınılmazdı.
Kör kız arkasına bile bakmadı. Uçan geminin pruvasında dikilmiş, batan güneşe doğru yönünü dönmüştü. Diğerleri, yüreğinde kopan fırtınaları tahmin edebildiklerinden ona biraz alan tanıdı.
Yüzünü görebilen tek kişi, hemen yakınına gizlenmiş gölgesi sayesinde Sunny idi.
Cassie’nin çehresinde hüzünden ya da kederden eser yoktu. Aksine, yüzü sarsılmaz bir kararlılıkla, hatta sabırsızlıkla doluydu. Sanki bu anı çok, ama çok uzun zamandır bekliyordu.
Ki bu da son derece doğaldı. Mordret bir kenara bırakılırsa, bu Kabusta en uzun süreyi o geçirmişti. Sunny, Ariel’in Mezarı’ndan artık iliklerine kadar tiksindiğini biliyordu. Kör kız da aynı şeyi, çok daha şiddetli bir şekilde hissediyor olmalıydı.
Burası bize mezar oldu resmen.
Sunny bu mezarın ta öbür ucundan yola çıkmıştı. Nephis ile zaman geçirmiş, Ananke’yi sevip benimsemiş ve sonra kaybetmişti. Düşmüş Lütufa gidip oradaki Nehir Halkının kültürünü tanımış, Aletheia Adası’na giden yolda su altındaki her türlü dehşetle çarpışmıştı. Zaman döngüsünün o sinsi cehennemine göğüs germiş, Büyük Nehir’in derinliklerine dalıp öteki ucundan çıkmış, Alacakaranlıkta yozlaşmış azizlerle savaşmıştı...
İnanması güç olsa da Ariel’in Mezarı’nda, Umut Krallığı’nı ve hatta Antarktika’yı bile geride bırakacak kadar uzun zaman harcamıştı.
Hele Cassie... Buradaki mesaisi, Unutulmuş Kıyıda geçirdiği süreyi bile aşmıştı.
Üstelik bu hesaba, yedisinin buraya ulaşmadan önce yaşadığı ve kim bilir kaç kez tekrarlanan o gizemli döngüler dahil bile değildi. Neyse ki bu kez, her şeyin sonuna gelmişlerdi.
Zincir Kıran dalgaların üzerinde süzülerek Sınıra doğru kanat açtı.
Sunny bir süre alev alev yanan nehrin manzarasını seyretti, ardından elini yüzünü ovuşturup kamarasına çekildi. Orada tüm dikkatini Neph’in gümüş kılıcında yapacağı değişikliğe verdi.
Artık Sınıra doğru yol alırlarken, içinde aceleci bir dürtü uyanmıştı. Bu işi bir an önce bitirmek istiyordu.
Özenli çalışmalarla dolu bir gün geride kaldı, ardından bir gün daha geçti.
Üçüncü gün, Büyük Nehir’in gün batımı tarafındaki ucuna ulaştılar.
Burası gün doğumu ucuna çok benziyordu ama kendine has bir havası da vardı. O devasa, akılalmaz şelale yine oradaydı. İçine düşen her şeyi un ufak etmekle tehdit eden o güçlü akıntı aynıydı. Sınırın ötesindeki o karanlık boşluk da değişmemişti.
Fakat buradaki ışık, şafağın o yumuşak leylak rengi parıltısından tamamen farklıydı. O şefkatli aydınlığın yerini, adeta alev almış gibi yoğun bir kızıllıkla yanan sular almıştı. Gözün alabildiğine uzanan o muazzam şelale de baştan aşağı canlı bir kırmızıya boyanmıştı.
Sanki bir kan denizi, sonsuz ve karanlık bir uçuruma dökülüyordu.
Bu dehşet verici manzaraya kapılan ekip güvertede toplandı. Dökülen suların uzaktan gelen fısıltısı, artık konuşmayı imkansız kılan sağır edici bir kükreyişe dönüşmüştü.
Bu yüzden sessiz kaldılar.
Zincir Kıran şelalenin kırılma noktasını aştı ve Büyük Nehir’i geride bırakarak dipsiz bir karanlığa süzüldü.
Çok geçmeden Sınırın kükreyişi hafifledi ve rüzgarın uğultusunda kaybolup gitti. Ariel’in Mezarı’nın o karanlık, derin boşluğuna geri dönmüşlerdi.
Ancak bu sefer, bu uçsuz bucaksız karanlıktaki yolculukları öncekinden farklı olacaktı. Çünkü ilk seferin aksine, Zincir Kıran piramidin duvarları ile nehir arasındaki boşluktan değil, Büyük Nehir’in kıvrımlarının tam ortasındaki boşluktan geçecekti.
Orada kendilerini neyin beklediğini hiçbiri tam olarak kestiremiyordu. Ama en azından, devasa canavarların uyuduğu piramit duvarlarına yaklaşmayacakları için, o korkunç Karanlık Kelebek sürüsünün dikkatini çekme tehlikesi yoktu.
Nehrin kıvrımları arasındaki bu boşluğu aşmanın ne kadar süreceğini de bilmiyorlardı. Geçen sefer Büyük Nehir’in yüzeyine oldukça çabuk dönmüşlerdi ama bunun sebebi piramidin içindeki uzay boşluğunun tuhaf doğasıydı.
Yine de zamanın başlangıcına kadar yelken açmaktan çok daha hızlı olacağı kesindi. Sınırı çevreleyen sulara bir, en geç iki hafta içinde varmış olacaklardı.
Tabii beklenmedik bir aksilik çıkmazsa.
Sunny bir süre karanlığı süzdü. İçinde hem yaklaşmakta olan zorluklara karşı bir tetikte olma hali hem de onlarla yüzleşmeye hazır bir kararlılık vardı.
Ardından dişlerini sıktı ve gümüş kılıç üzerindeki çalışmasına geri döndü. Dokumanın zihin uyuşturan karmaşıklığı onu sakinleştiriyor, tüm gereksiz düşünceleri kafasından siliyordu.
Yakında... Bu Kabus yakında bitecek.
Sunny başarısız olacakları ihtimalini aklına bile getirmek istemiyordu.
Yine de...
Bu korkunç hikayenin sonuna yaklaştıkça, uzun zaman önce kafasından kovduğu düşünceler birer birer geri dönmeye başlamıştı.
Antarktika’nın kaderi, canı pahasına korumaya çalıştığı mülteciler... Şu anda uyanık dünyada neler oluyordu? Rain ne durumdaydı? Sağlıklı ve güvende miydi, yoksa Kabus Büyüsü’nün pençesine düşüp kendi sınavını mı veriyordu?
Bu kritik noktada dikkatini dağıtmaya hakkı olmadığını bildiğinden, bu düşünceleri yeniden zihninin derinliklerine gömdü.
Nasıl olsa yakında her şeyi öğrenecekti.
Tabii hayatta kalırsa.
Bu yüzden Sunny’nin şu an yapması gereken tek şey, hem kendisinin hem de arkadaşlarının hayatta kalmasını sağlamaktı.
Verdiği sözü tutmalı ve bu Kabusu ne pahasına olursa olsun fethetmeliydi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.