Savaşın Çıplak Çehresi

Morgan, Song Klanı’nın uzaktaki ordusunu süzüp derin bir nefes aldı.

Ardından yüzü hafifçe ciddileşti.

"Savaşın sayısız nüansı vardır Usta Sunless ama özünde her şey basittir. Savaş; güç ve o gücün uygulanışından ibarettir. İlki önemlidir fakat ikincisi çok daha hayatidir. Sonuçta gücünü doğru dürüst sergileyemedikten sonra güçlü olmanın hiçbir anlamı yok. Ki Song’un kızları daha fazla güce sahip olduklarını sanıyor olabilirler ama şunlara bir bak... Her ne kadar bu ana giden yol beklediğimden farklı gelişmiş olsa da, onları tam olarak istediğim noktaya getirdim. Ah, bir şey daha var... Savaşırken esnek olmalısın. Katı olan ne varsa, her zaman ilk onlar kırılır."

Sunny, Morgan’ın tüm bu müzakere girişimi boyunca rol yaptığını fark edince ürperdi. Morgan düellonun gerçekleşmesini hiçbir zaman istememişti. Savaşın önüne geçmeye de çalışmamıştı; aksine, tek amacı düşmanı bu savaşa girmeye mahkum etmekti.

Günün sonunda, Morgan’ı köşeye sıkıştırdığını sanıp savaşı başlatan kişi, canavar terbiyecisi olmuştu.

Sunny hayretle başını salladı.

"Neden bu ailedeki herkes bu kadar sinsi?"

Tabii şikayet edecek bir durumu da yoktu. Morgan pek çok şey söylemiş ama asıl sorusunu yanıtlamaktan ustalıkla kaçınmıştı; Song Klanı’nın sayıca üstün ordusuna karşı ona bu özgüveni veren şeyin ne olduğunu hala açıklamamıştı. Yine de bu özgüven, Sunny için iyiye işaretti.

Sunny içini çekti.

Şimdi karar vermesi gereken tek şey, Valor’un ezici bir zafer kazanması için ne kadar ileri gideceğiydi. Nelerini sergileyecek, nelerini gizleyecekti?

Bu sorunun tatsız cevabı oldukça basitti: Sunny’nin artık hiçbir şeyi saklamaya hakkı yoktu. Şimdiye kadar verdiği tüm kararların bir anlamı olsun istiyorsa, her şeyini ortaya koymalıydı.

Maskesini düşürmek onu tehlikeye atacak olsa bile...

Vakit, tüm gücüyle savaşma vaktiydi.

Morgan bu sırada askerlerine dönüp gülümsedi.

Sesi, kınından çıkan bir kılıç kadar keskin bir tonla ovada yankılandı:

"Valor’un savaşçıları! Bugün bu toprakları kanla kutsayacağız. Korkuya yer yok! Merhamete yer yok! Şüpheye yer yok!"

Binlerce uyanmış hep bir ağızdan kükredi. Onlar bağırırken Morgan, aralarındaki şövalyelere soğuk bir bakış atıp hafifçe başını salladı.

Bir sonraki an, tuhaf bir şey oldu. Keskin çelikler havada parladı ve bir düzine ceset kanlar içinde yere serildi. Her şey o kadar hızlı gerçekleşmişti ki kimsenin tepki verecek vakti olmamıştı.

Morgan hafifçe başını sallayarak tiksintiyle konuştu:

"Ona itaat eden köleleri bulamayacağımı mı sandı gerçekten?"

Ardından, donakalan askerlerine ölümcül bir kararlılıkla baktı, o tuhaf kılıcını kınından çekti ve haykırdı:

"Hainler öldü. Güçlü olun! Keskin olun! Benim kılıcım olun!"

O an...

Alacakaranlığın soluk ışığı, aniden sayısız kızıl kıvılcımla aydınlandı. Yankıların ortaya çıkışından çok daha büyük bir kıvılcım fırtınası, Morgan’ın etrafını bir kan nehri gibi sardı.

O nehrin içinden, yerin üzerinde süzülen yüzlerce kılıç yavaşça belirdi. Hepsi... Hepsi hatırı sayılır güçte hatıralardı. Hiçbir kılıç diğerine benzemiyordu; her birinin kendine has bir formu, şekli ve varlığı vardı.

Tıpkı elinde tuttuğu kılıç gibi, bu kılıçlarda da tuhaf bir şeyler vardı. Sunny şaşkınlık içinde kılıç bulutuna bakarken, hepsinin ortak bir özelliği olduğunu fark etti.

Her birinin namlusuna veya kabzasına, içinden kılıç geçen bir örs sembolü işlenmişti.

"Bunların hepsi... Dövülmüş hatıralar."

Sunny, sayısız kılıcın aniden farklı yönlere uçup her birinin uyanmış bir savaşçının eline konmasını izledi. O anda bu kılıçların ne olduğunu ve kimin tarafından yaratıldığını anladığını hissetti.

Valor’un Örsü... Kılıçların Kralı.

Bu kılıçlar, onun etki alanının bir kanalı veya en azından yeteneğinin bir tezahürü olmalıydı.

Nephis gümüşi bir uzun kılıç, Cassie ise ince bir rapier aldı.

Sunny ve Jet’e ise hiçbir şey gelmedi. Dürüst olmak gerekirse bu bir rahatlamaydı.

İkili bu görkemli kılıç dağıtımını temkinli bakışlarla izlerken Morgan onlara dönüp gülümsedi.

"Usta Sunless, Usta Jet... Eğer yapmak istediğiniz son hazırlıklar varsa şimdi yapsanız iyi olur. Başlamak üzereyiz."

Jet sessizce kargısına yaslanarak zaten hazır olduğunu gösterdi.

Sunny’nin ise yapması gereken birkaç iş vardı.

İçini çekerek birkaç hatırayı çağırdı: Yalnızlığın Günahı, Ölüm Arzusu, Gölge Feneri... ve Morgan’ın Savaş Yayı.

Kızıl kıvılcımlar Sunny’nin elinin etrafında uçuşmaya başladığında Morgan şaşırmış gibi başını yana eğdi.

Ancak siyah yay ortaya çıktığında kaşlarından biri havaya kalktı.

Prenses ona tuhaf bir bakış attı.

"İlginç bir yayınız var Usta Sunless."

Sunny yaya bir göz atıp gülümsedi.

"Ah, evet... Belki söylemeyi unutmuş olabilirim ama bir keresinde kalbimi çalmıştınız Leydi Morgan. Gerçekten unutulmaz bir gündü. Yani, en azından benim için..."

Morgan’ın yüzündeki ifadeyi tarif etmek zordu ama Sunny yayı havaya fırlattığında bakışlarındaki hayret daha da arttı.

"Bekle... Sen..."

Bir an sonra, Sunny’nin gölgesinden aniden siyah zırhlı bir el yükseldi ve yayı yakaladı.

Karanlığın içinde iki kızıl alev yandı ve gölgenin içinden, hem zarif hem de ürkütücü silüetiyle oniks zırhlı devasa bir figür çıktı.

Azize, uzaktaki koca Song ordusunu tam bir kayıtsızlıkla izleyerek hareketsiz kaldı.

Sonra gölgelerden, etrafı karanlıkla çevrili şeytani siyah bir küheylan yükseldi. Kabus başını öne eğdi, ışık elmas boynuzlarında yansıdı.

Son olarak, tamamen siyah çelikten yapılmış küçük, şeytani bir yaratık belirdi ve önlerindeki köleleştirilmiş kabus yaratıkları sürüsüne iştahla baktı.

Gölgeler hareketlendi ve Sunny’nin vücuduna doğru aktı.

Gölgeler üzerine yerleşirken, etraflarındaki gün ışığı aniden daha karanlık ve daha zayıf görünmeye başladı.

Sunny, Yalnızlığın Günahı’nı omzuna yerleştirip Morgan’a baktı.

"Şimdi hazırım."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.