Canavarın göğsünden hâlâ canavar terbiyecisinin yumruğu sarkıyordu. Genç kadın sonraki an elini öyle bir çekti ki cesedi neredeyse boydan boya ikiye yardı.
Öfkeliydi... Hem de çok öfkeli.
"Kardeşime el kaldırmaya nasıl cüret edersin..."
Ucube kendini toparlamaya fırsat bulamadan, güzel aziz bir tekme savurup hırpalanmış cesedi gerisin geri fırlattı. Yaratık on küsur metre ötedeki kumların üzerine düştü, hafifçe seğirdi ve ardından hemen yeniden tek bir vücut halinde birleşerek ayağa kalktı.
Karşı karşıya gelmiş, birbirlerini süzüyorlardı. Yaratık kan revan içindeydi, hırpalanmıştı ama ürkütücü derecede sakindi. Dudaklarında bir gülümseme vardı.
Canavar terbiyecisi de ondan farksız görünüyordu; yüzü gözü yarılmış, kana bulanmıştı. Bakışlarında karanlık, buz gibi bir öfke okunuyordu.
Dişlerini sıkarak tükürürcesine konuştu:
"Sana merhamet etmeyeceğim."
Ceset gülümseyerek dik dik ona baktı.
Sonra aniden konuşuverdi.
Başını yana eğip sordu:
"...Merhamet de ne?"
Azizin yüz ifadesi hafifçe değişti.
Bu da ne... Neden konuşuyorlar bunlar...
Sunny doğrulmaya çalıştı, ancak yalnızlığın günahı kılıcını bir koltuk değneği gibi kullanarak ayağa kalkabilmişti. Nefes almakta zorlanıyordu ama olsundu... Vücudunun aldığı darbeler konusunda artık uzmanlaştığı için, durumunun hayati bir tehlike arz etmediğine kanaat getirdi.
Şimdilik.
Canavar terbiyecisinin o yüce canavara saldırmak yerine neden tehditler savurarak vakit kaybettiğini tam olarak anlayamamıştı ama bu durum en azından ona etrafı tartması için zaman kazandırmıştı.
Hayatta kalan gruptakiler... Yaşıyordu. Gördüğü kadarıyla henüz ölen olmamıştı. Yine de hepsi ağır yaralıydı. Sadece Morgan ve şövalye hâlâ savaşabilecek durumda gibi görünüyordu; bir de yüzündeki acı dolu ifadeye rağmen Effie. Ancak o kadar bitkin ve hırpalanmışlardı ki bir işe yarayacaklarından şüpheliydi.
Sunny’nin kendisi de pek bir şey yapamazdı.
Neph’in durumu ise... Belirsizdi.
Canavar terbiyecisi bu yaratığı tek başına alt edebilir miydi?
Ancak hemen ardından bu soru anlamını yitirdi. Sunny, o güzel iblisin yaratıkla konuşarak neden vakit kaybettiğinin cevabını da almış oldu.
Zaman kaybetmiyordu. Vakit kazanmaya çalışıyordu.
Kor gibi yanan gökyüzünden süzülen güneş ışığı biraz daha parlaklaşırken, saf ışıktan yaratılmış bir figür yüce muhafızın bedenine arkadan saldırdı. Aynı anda canavar terbiyecisi de ileri atıldı.
Yaz şövalyesi!
Burada tek bir aziz yoktu, iki kişiydiler. Song Klanı ile Valor Klanı'nın bu iki yüce savaşçısı geçici bir ittifak kurmuş gibiydi.
Sunny’nin dudaklarından boğuk bir iç çekiş döküldü. Rünleri çağırıp Nephis’in hâlâ hayatta olduğundan emin olmak için hızlıca bir göz attı. Ardından arkaya doğru bir adım atıp kendini kızgın kumların üzerine bıraktı.
Gözlerini kapatıp acının tüm bedenini sarmasına izin verdi. Savaşın gidişatını sadece gölge duyusuyla, gergin ve tetikte bir şekilde takip ediyordu.
Kapı muhafızının bedeni, azizler için bile dehşet verici bir düşmandı. Ancak tüm gücüne ve tekinsiz direncine rağmen, ikisine karşı koyacak gibi durmuyordu.
Karşılarındaki başka iki yüce savaşçı olsaydı belki durum değişebilirdi ama hem canavar terbiyecisi hem de Sir Gilead olağanüstüydü. Özellikle canavar terbiyecisinin açtığı yaraların kapanması çok daha uzun sürüyordu. Hatta bazıları, sanki bir şey iyileşmelerine engel oluyormuş gibi açık kalıyordu.
Bir şey daha vardı...
Sunny uzakta duran dördüncü bir gölge hissetti. Narin, ince... ve tanıdıktı.
Cassie?
Demek azizleri yardıma getiren Cassie’ydi.
Sunny, hırpalanmış bedenindeki kasların biraz gevşediğini hissetti.
Zaman geçtikçe cesedin dengesi bozulmaya başladı. Saldırıları keskinliğini yitirmişti, burnundan kan damlıyordu. Canavar terbiyecisi sadece fiziksel olarak dövüşmüyor, aynı zamanda yaratığa güçlü zihinsel saldırılarla darbe indiriyordu.
Galiba... Bu işi gerçekten halledecekler...
Ancak onlar işi bitirmeden önce, ortalığı kavuran beyaz alevlerden oluşan o büyük ateş aniden zayıfladı ve yok oldu. Eriyen kumların ve obsidyen camın ortasında iki gölge belirdi; biri yığılmış, hareketsiz yatıyor, diğeri ise onun tepesinde dikiliyordu. Derken, ikinci gölgenin sahibi de sendeleyip yere düştü.
Yaratığın geride kalan bedeni yaralarını sarmakta giderek daha çok zorlanıyordu. Azizler durmaksızın, son derece sistemli bir şekilde saldırmaya devam etti. Sunny onları göremiyordu ama gölgelerin şeklinin ve konumunun çılgınca bir hızla değiştiğini hissedebiliyordu.
Yavaş yavaş... Eziyet verircesine... O tempo düştü.
Ve nihayet, bir noktada gölgelerden biri iyice sönükleşip kayboldu.
Kapı muhafızının bedeninden geriye sadece tanınmaz halde bir et yığını kalmıştı.
Savaş canavar terbiyecisi ve yaz şövalyesi için hiç de kolay olmamıştı ama ikisi de ayakta kalmayı başarmıştı.
Sunny dişlerini sıktı, gözlerini açıp yavaşça doğruldu.
Yaratık ölür ölmez, canavar terbiyecisi arkasını dönüp Seishan’ın yanına gitti. O çirkin canavarın önünde diz çöken güzel iblis, şefkatle elini onun omzuna koyup gülümsedi.
"Buradayım, Seishan. Zamanında yetiştim."
Karşısındaki devasa yaratık yavaşça küçüldü ve yeniden gri tenli, olağanüstü güzellikte genç bir kadına dönüştü. Bedeni hırpalanmış ve kırılmıştı ama hayatta ve zar zor da olsa bilinci yerindeydi.
Canavar terbiyecisi kardeşine birkaç kelime daha fısıldadıktan sonra ayağa kalktı.
Bakışları yavaşça birkaç on metre ötede, kumların üzerinde diz çökmüş olan Morgan’a kaydı. Dudaklarındaki gülümseme silindi. Güzel azizin açık olan tek gözündeki bakış...
Hiç de iyi şeylerin habercisi değildi.
Sunny ürperdi; en başta bu lanetli çöle nasıl düştüklerini aniden hatırlamıştı.
Antarktika’da dördüncü seviye üç kapı açılmış olabilirdi ama büyük klanlar...
Hâlâ savaş halindeydi.
Sunny, canavar terbiyecisi ile Morgan’ın arasına girecek değildi; zaten girmek istese bile elinden bir şey gelmezdi.
Ancak Nephis de buradaydı, siyah camdan bir halkanın içinde baygın yatıyordu.
Ve o da, en azından kâğıt üzerinde, Kılıç Kralı'nın kızıydı.
Kahretsin...
Yine de bir şey yapmasına gerek kalmadı. Canavar terbiyecisi Morgan’a soğuk gözlerle bakarken, hırpalanmış zırhlar içindeki uzun boylu bir figür aniden savaş prensesinin önünde belirdi ve onu güzel azizin boğucu bakışlarından korudu.
Yaz şövalyesi canavar terbiyecisine bakıp sessizce başını iki yana salladı.
"Aklından bile geçirme."
Kadının dudaklarında tehlikeli bir gülümseme belirdi. Güzel iblis o zarif kaşlarından birini kaldırarak meydan okurcasına konuştu:
"...Ya geçirirsem?"
Sir Gilead’ın yüzü sakinliğini korudu.
"Seni öldürürüm."
Canavar terbiyecisi bakışlarını birkaç saniye onun üzerinde tuttuktan sonra arkasını dönüp güldü.
"...Belki bir dahaki sefere o zaman."
Batmakta olan güneşe bakarak sesini yükseltti:
"Hadi! Hâlâ hayatta olan kim varsa ayağa kalksın. Gece çökmeden önce sığınacak bir yer bulmalıyız."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.