Savaşın gürültüsü patırtısı arasında, gürleyen şimşeklerin ve sicim gibi yağan yağmurun fısıltısı ardına gizlenmiş iki kılıç, çeliğin ölümcül melodisini fısıldıyordu.
Mordret kız kardeşinden daha zayıf olduğunun farkındaydı. Daha yavaştı, onun kadar dayanıklı da değildi. Hatta belki dövüş yeteneği bile onunkinin gerisindeydi. Güçleri muazzamdı fakat kız kardeşine karşı hiçbir işe yaramıyordu. Kılıçların Kralı bunun böyle olmasını bizzat garantilemişti. Ruh özlerini Yansımalar yaratmak için harcamıştı ve şimdi o Yansımalar da kız kardeşinin ordusunu durdurabilmek için eriyip gidiyordu.
Üstelik o ordu, kendi safındakilerden çok daha güçlüydü. Morgan savaş alanını bizzat seçmiş ve düşmanı tuzağa düşürmüştü. Bir general olarak şimdiden zaferini ilan etmiş sayılırdı.
Fakat o sadece kurnaz bir stratejist değildi. Aynı zamanda muazzam bir savaşçıydı. Morgan, durdurulamaz bir kılıç gibiydi. Bir Savaş Prensesi’nin sahip olması gereken her şeye sahipti. Güç, yetenek, kararlılık, zeka... Ailenin nüfuzu ve desteği de arkasındaydı. Mordret’in ise hiçbir şeyi yoktu. Kendini bildi bileli hiçbir şeyi olmamıştı. Kendine ait kılmaya çalıştığı ne varsa ya yok edilmiş ya da elinden alınmıştı.
Yine de, tüm bunlara rağmen...
Kaybetmeyecekti.
Kazanacaktı.
"Geber, seni iğrenç yaratık!"
Kılıçları çarpıştı. Mordret onun hamlesini önceden sezip okumayı başarsa da darbenin etkisiyle geriye savrulmaktan kurtulamadı. Bloklama kusursuzdu ama yeterince güçlü değildi. Çamurun içinde kayarken acı dolu bir nefesi kesilir gibi oldu. Başı hafifçe dönmüştü.
Etraflarını saran yağmur gri bir duvar gibi iniyor, düşen her damla bir aynaya dönüşüyordu. Dünya kendi üzerine binlerce kez yansıyor, tüm o yansıyan dünyalar bir dehşet kaleidoskopu gibi zihnine akıyordu. Her feci ölüm, her çaresiz yardım çığlığı, her fedakarca cesaret gösterisi ve yenilginin her korkakça feryadı zihninde yankılanıyor, çoğalıyor ve beynine kazınıyordu. Bu durum karmaşık savaş alanında yönünü bulmasını kolaylaştırsa da aynı zamanda...
Ah. Sinir bozucu.
İşte bu yüzden yağmuru sevmiyordu.
Morgan zaten çoktan aradaki mesafeyi kapatmıştı. Mordret ayağa kalkıp onunla yüzleşirken sırıttı.
İşte tam karşısındaydı. Siyah zırhlar içinde, kendisine ikiz kadar benzeyen güzel, genç bir kadın. Ne biliyordu ki? Hiçbir şey bildiği yoktu. Aileleri ona ihanet etmeye karar verdiğinde o henüz küçücük bir çocuktu. Daha bir Uyuyan bile değildi. Asıl bedeni yok edilirken ya da bir canavar gibi bir kafese kilitli tutulurken orada değildi...
Morgan, en çok öldürmek istediği kişilerin arasında yer almıyordu. Ancak o, onların sembolüydü.
Kendi yüzüne tekinsiz derecede benzeyen bu genç kadın, Mordret için yüce Valor klanının simgesiydi. Yok etmek istediği her şeyin vücut bulmuş haliydi. Ve bu yüzden...
Onu parça pinçik edecekti.
Kadının kılıcı parıldadı, yağmur damlalarını temizce yararak gövdesine doğru savruldu. Darbeyi savuşturmaya çalıştı ama nafileydi; hamle sadece bir şaşırtmacaydı. Bir an sonra, yüzünün sol tarafına saplanan keskin bir acı hissetti.
Mordret, yanağından aşağı kan süzülürken sendeleyerek geri çekildi.
Ah... Sanırım bu sefer bir gözümü kaybettim...
Çakan şimşeğin aydınlattığı Morgan’ın yüzü ifadesizliğini koruyordu.
"Zavallı."
Sesinde bir... hayal kırıklığı mı vardı?
Mordret hiçbir şey söylemeden gülümsedi ve kılıcını kaldırdı.
Normalde böyle bir anda bir plan devreye sokulurdu... Kurnazca bir numara, sinsi bir aldatmaca, beklenmedik bir ters köşe... Ne de olsa bu işlerin ustasıydı.
Fakat bugün hiçbir numara olmayacağını söylerken son derece samimiydi. Valor’ın sembolünü bir hileyle yok etmenin hiçbir anlamı yoktu; bu ona en ufak bir tatmin de vermezdi.
İçindeki nefret böyle sönmezdi.
Hayır... Onu sadece kendi bedeni ve kılıcıyla alt edecekti.
Çünkü onu bir kenara fırlatıp atmış olsalar bile... Mordret hâlâ daha güçlüydü, hepsini yok edecek kadar güçlüydü.
Ve bunu kafalarına sokmaları gerekiyordu.
"Gel bakalım kız kardeşim. Elinden geleni ardına koyma!"
Kahkahası yağmurun sesinde boğuldu.
Morgan bu çağrıya memnuniyetle karşılık verdi.
Az bir süre boyunca ikisi amansızca çarpıştı; kılıçları tiz ve ölümcül bir melodi fısıldar gibiydi. Birbirine çarpan iki çeliğin çıkardığı gürültü, kesintisiz ve çınlayan tek bir melodiye dönüştü. Çok hızlı, çok yetenekliydiler. Kimse diğerine üstünlük sağlayamıyordu; yollarına çıkanlar ise sadece kaçma telaşına düşüyor, korku ve hayranlık içinde gözünü ayırmadan onları izliyordu.
Ancak sonunda, kaçınılmaz olarak, Morgan onun savunmasını darmadağın etti.
Kılıcı zırhını delip geçti, göğsünü yarıp saplandı. Başka biri olsa kalbi çoktan delinmişti... Fakat kız kardeşinin kafasını bir hayli karıştırmış olmalıydı. Öyle ki, abisinin organlarının ters yerde olduğu o nadir hastalıkla doğduğunu unutmasına yetecek kadar sarsılmıştı.
Böylece kalbini ıskalamıştı.
Yine de... Akciğerine bir kılıcın saplanması canını feci yakmıştı. Hem de köpek gibi yakmıştı.
Tabii bu durum umurunda bile değildi.
Mordret darbenin etkisiyle geri çekilmek yerine öne doğru atıldı ve Morgan’ı boğazından yakaladı. Kadının gözleri fal taşı gibi açıldı, aceleyle kılıcı yaranın içinde döndürmeye çalıştı.
Diğer kolu ise abisinin kılıçla yapabileceği olası bir hamleyi bloklama niyetiyle zaten harekete geçmişti.
Mordret kendi kılıcını kullanmak yerine sadece kafayı gömdü; bu beklenmedik darbeyle kız kardeşinin burnunun kırılma sesini duydu.
Morgan sendeleyerek geri çekildi.
Kırık burnundan süzülen kan, yüzünün alt kısmını kızıla boyuyordu.
"Seni gidi iğrenç... pislik..."
Hâlâ göğsüne saplı duran kılıcı, kızıl kıvılcımlardan oluşan bir girdaba dönüşerek dağıldı. Mordret sendelemekten ve acı dolu bir feryat koyuvermekten kendini alamadı.
Hiç şüphesiz kadın kılıcını tekrar çağıracaktı... Fakat bu en azından birkaç saniye sürerdi...
Morgan bunu zerre önemsemeden öne fırladı. Bacağı havayı yırtarak doğrudan onun kafasını uçurmak üzere savruldu. Mordret darbeyi kendi kılıcıyla karşıladı ve silahının çatladığını hissetti.
Kılıcı kırılmıştı.
Acı daha da katlandı.
Morgan’ın kaval kemiği kılıcını, zırhını ve ön kolunu biçip geçti. Kemik kırıldı, kaslar yırtıldı ve tendonlar koptu.
Kanlar içindeki eli yere düştü.
Mordret buna hiç aldırmadan bir adım öne çıktı ve kırık kılıcını, kadının göğüs zırhı ile belinin altını koruyan dilimli çelik etekliğin arasındaki o dar boşluğa sapladı. Tırtıklı bıçak kız kardeşinin böğrüne gömüldü... Teninin çelik kadar sert görünmesine rağmen, kırık Yadigar bir kıvılcım yağmuruna dönüşüp yok olmadan önce silahı saplayabildiği kadar derine itti.
Morgan boğuk bir inilti koyuverdi ve kendini geriye doğru itti.
"Seni... öldüreceğim..."
Her ne kadar gizlemeye çalışsa da sesinde hafif bir tereddüt kırıntısı vardı.
Morgan kazanıyordu... Kesinlikle kazanıyordu. Kendisi sadece tek bir ciddi yara almışken, karşısındaki düşman zaten yarı ölü gibi görünüyordu. Ayakta duran bir cesetten farkı yoktu.
Peki neden... Neden bu kadar sakindi? Nesi vardı bu adamın?
Sırtından aşağı soğuk bir ürpertinin indiğini hissetti.
...Kılıcı çoktan gerçeklikte yeniden tezahür etmeye başlamıştı.
Mordret de yeni bir silah çağırıyordu.
Yerde duran kopuk eline dik dik baktı ve umursamazca üzerinden geçip gitti.
"Hayır. Öldüremeyeceksin."
Sözlerinde kesin bir hüküm vardı.
Morgan dişlerini sıktı, acıyı zihninden sildi ve bir kez daha saldırdı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.