Valor askerlerinden oluşan kafile, birkaç saatlik istirahat için kamp kurarken; Ateş Muhafızları’nı taşıyan birkaç araç gizlice ileri atıldı. Bir süre orta hızda ilerledikten sonra, araçları Karanlık Çağlar’dan kalma devasa makinelerin paslı kalıntıları arasına gizlediler ve pusu kurulacak noktaya doğru yaya olarak devam ettiler.
Sunny, gölgeleriyle önlerindeki yolu kolaçan ederek onlarla birlikte yürüyordu. Bu sırada Ateş Muhafızları’nın kendi aralarındaki konuşmalarına kulak misafiri oldu.
İçlerinden biri –iki kol daha çağırma yeteneğine sahip olan ve iki dev kılıç kuşanarak savaşan uzun boylu bir genç– düşünceli bir tonla konuşuyordu:
“...Bir insanı öldürmeyeli epey oldu. Doğrusu, Unutulmuş Kıyı’dan ayrıldıktan sonra buna bir daha asla gerek duymayacağımı sanmıştım. Daha iyi bilmem gerekirdi aslında.”
İçini çekip mangasının liderine bir bakış attı:
“Peki ya sen, Shim?”
Normalde savaşın en çetin geçtiği yerlerde kalkan ve mızrağıyla çarpışan şifacı Shim, omuz silkti.
“Bir insanı öldürdüğümü sanmıyorum.”
Diğerleri ona şaşkınlıkla baktı.
“Neden bahsediyorsun sen be manyak? Parlak Kale’nin taht odasında en az yarım düzine muhafızın bağırsağını deştiğini kendi gözlerimle gördüm. Üstelik o kargaşanın sadece ilk günüydü.”
Şifacı, onlara aynı sakinlikle karşılık verdi.
“Onlar insan değildi. O vasfa sahip değillerdi.”
Bu soğuk mantık Sunny’yi bile bir an duraksattı.
...Yine de Shim bir konuda haklıydı. Bazı insanlar, kâbus yaratıklarından bile daha beterdü.
Her halükarda Ateş Muhafızları, büyük klanlardan birine karşı savaşma fikrine pek de karşı görünmüyorlardı. Belki de Song Klanı’nın şu an kendi konvoylarına saldırmak için tuzak kuruyor olması bu kayıtsızlıklarında pay sahibiydi; ancak durum tam tersi olsaydı bile muhtemelen Nephis’in peşinden giderlerdi.
Değişen Yıldız’ın kendisine gelince; savaşın beklentisiyle sessizliğe gömülmüş, kendi yeteneğini kullanmanın getireceği yüke zihinsel olarak hazırlanıyordu.
Sunny onu rahatsız etmek istemedi.
Nihayet haritada işaretlenen yere yaklaştılar ve gizlice ilerlemeye başladılar; Song Klanı’na bağlı üç düzine uyanmışın pusuya yattığı dar vadiye adım adım sokuldular. Cassie onların hâlâ orada olduğunu teyit etti ve Ateş Muhafızları’nın gizli gözcülere yakalanmamasını sağladı.
Yüzlerce evcilleştirilmiş kâbus yaratığının saklandığı göl de hemen yakınlardaydı; vadiyle arasında sadece birkaç yüz metrelik toprak saha ve aşınmış beton bir yol vardı.
Fark edilmemek için yere iyice eğilerek vadiyi görebilecekleri bir noktaya geldiklerinde, Nephis durup askerlerine baktı. İçlerinden biri sakince fısıldadı:
“Plan nedir, Leydi Değişen Yıldız?”
Nephis bir an tereddüt etti, sonra sadece şunu söyledi:
“Hepsini katledin.”
Neph derin bir nefes alıp cilalı siyah ahşaptan yapılmış, tepesindeki kafesi gümüşi bir metalden dövülmüş meşaleyi andıran bir yadigâr çağırdı. Arkasını dönüp vücuduyla ışığı gizleyerek yadigârın büyüsünü aktif etti; kafesin içinde soğuk, mavi bir alev harladı.
Bir elini kaldırdı ve mavi ateş akınını avucuna çekti.
“...Cassie, yükselmiş olanı sana bırakıyorum.”
Kör kız başıyla onaylayıp Sessiz Dansçı’yı kınından çıkardı. Zarif kılıç elinden kayıp bir an havada asılı kaldı, ardından sakin göle doğru süzüldü. Yere çok yakın uçtuğu için neredeyse görünmez gibiydi.
Bu sırada mavi ateş Neph’in eline akıyor, dönerek yavaşça bir küre halini alıyordu. Gümüş meşaleden ne kadar ateş çekerse çeksin, meşale aynı şiddetle yanmaya devam ediyordu. Mavi küre, içine daha fazla alev eklendikçe kendi üzerine çökmeye ve sıkışmaya başladı.
Yaydığı ısı artık dayanılmaz bir hal alıyordu.
Küresi yoğunlaştıkça, Neph’in teninden beyaz alev demetleri yükselip ona karışmaya başladı. Yavaş yavaş mavi alevlerin rengi açıldı; koyu maviden açık maviye döndü.
Ve sonunda, saf beyaz bir hal aldı.
O noktada küre, içindeki azgın gücü zapt etmekte zorlanıyormuşçasına şiddetle titriyor, Neph’in yüzü ise giderek soluyordu. Sonra aniden yumruğunu sıkarak küreyi daha da fazla sıkıştırdı.
İşte o an, figüründen yayılan o solgun parıltıyı fark etmemek imkansızdı.
Vadide bir hareketlenme oldu ama artık çok geçti.
Değişen Yıldız tüm görkemiyle ayağa kalktı, bir adım ileri atıldı ve kolunu bir disk fırlatır gibi savurdu.
Küçük beyaz alev küresi havayı delip geçti, arkasında kavrulmuş topraktan bir iz bıraktı. Bir saniye sonra vadinin içinde kayboldu ve ardından yer sarsıldı. Kör edici bir parıltı ve kulakları sağır eden bir patlama sesi duyuldu. Vadiden soğuk gökyüzüne doğru aniden bir ateş sütunu yükseldi ve dünyayı beyaza boyadı.
...İşte bu kadar basitti; üç düzine seçkin uyanmış bir anda yok edilmişti.
Nephis biraz yorgun görünüyordu.
Birkaç an sonra Cassie başını çevirip konuştu:
“Yükselmiş olan öldü.”
Neph başıyla onaylayıp Ateş Muhafızları’na döndü.
“Hazırlanın.”
Sakin gölün suları aniden kaynamaya başladı ve içinden bir ucubeler seli boşanarak üzerinde durdukları küçük tepeye doğru akın etmeye başladı.
Sunny’nin az önce Shim ile konuştuğunu duyduğu genç, dört elinden biriyle başının arkasını kaşıdı.
“...Pekâlâ, sanırım bugün de herhangi bir insanı öldürmem gerekmeyecek.”
Bunu dedikten sonra omuz silkti ve dev kılıçlarını çağırdı.
Ateş Muhafızları, kâbus yaratıklarından oluşan dalgayı sükunetle karşıladı.
...Kısa bir süre sonra, ucubelerin sonuncusu da temizlenmişti.
En azından Valor tarafında bir damla bile insan kanı dökülmemişti.
Sunny tüm bunları mesafeli bir ifadeyle izledi. Başından sonuna kadar parmağını bile oynatmamıştı. Dürüst olmak gerekirse biraz... heyecansız bir son olmuştu.
“Daha birkaç gün önce üzerimden kan temizlemek zorunda kaldığım için şikayet etmiyor muydum?”
...Profesyonellerle çalışmak güzeldi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.