Kabusların Kaynağı

"Kımılda, canavar!"

Valor Klanı'nın uyanmışlarından birinin gözlerinde korku okunuyordu; mızrağının dipçiğiyle Mordret’i arkasından ittirdi. Mordret zaten elinden geldiğince hızlı yürüyordu, bu sert darbeyle sendeleyip yere kapaklandı.

Kavurucu beyaz kumlar, parça pinçik olmuş yüzünü yaktı.

İçini çekip doğrulmak için çabaladı.

Gözlerinden biri yoktu, geriye tek bir eli kalmıştı. Suretlerinin hepsi yok edilmişti. Bedeni acınası bir haldeydi…

Mordret o yüce varlığın gazabından kaçmayı başarmış olsa da, Kabus Çölü'ndeki şansı berbattı. Çöle girdikten kısa süre sonra peşlerindeki kapı muhafızıyla karşılaşmış, bu talihsiz karşılaşmadan ucu ucuna kurtulduktan hemen sonra da Valor Klanı'nın hayatta kalan usta grubunun pususuna düşüp alt edilmişti.

Kız kardeşinin işini bitirmeyi de becerememişti.

Yazık olmuştu.

Şimdi kolları, arkasında efsunlu prangalarla bağlıydı. Kendi bedenini terk etmek istese bile geçici olarak içine hapsolmuş durumdaydı… Bu ağır zincirler muhtemelen Morgan’ın onu esir etmek için düşündüğü araçlar değildi ama bunları da babası dövmüştü.

Prangalardan kurtulmak zahmetli olacaktı. Yine de tek elinin kalmış olması bu durumda işine yarayabilirdi.

"Ayağa kalk!"

Mordret bıkkınlıkla içini çekti.

"Çabalıyorum… Sahi, bir Valor prensine böyle mi davranıyorsunuz?"

Usta, cevap vermek yerine öfkeyle kaburgalarına vurdu.

Mordret kendini yine kavurucu kumların üzerinde buldu.

Yukarıdan bir yerlerden başka bir ses yükseldi:

"Yeter! Sadece bizi yavaşlatıyorsunuz… Tenbükücü iyice yaklaşmış olmalı. Hayatta kalmak istiyorsak bir an önce Hisar'a ulaşmalıyız."

Zaten Valor Klanı’nın bu döküntülerinin onu hayatta tutmasının tek nedeni buydu; Mordret’in onlara Kara Kafatası Hisarı’nın yolunu göstermesini istiyorlardı.

Kabus Çölü uçsuz bucaksızdı ama binek yankıları sayesinde hayatta kalan bu grup son bir günde epey yol kat etmişti. Şansları da fena sayılmazdı; Çağrı’nın onları çektiği bölge Hisar’dan çok uzak değildi.

Mordret’in yardımıyla yolun büyük kısmını aşmışlardı.

Ancak son düzlüğü yürüyerek geçmek zorundaydılar.

Birisi onu kolundan tutup ayağa kaldırdı. Kadın sakin görünmeye çalışıyordu ama korku iliklerine işlemişti, hissedebiliyordu… Bu uyanmış da Tenbükücü ile karşılaşmıştı. Hatta şu an yanındakiler, o karşılaşmadan sağ çıkabilen yegane kişilerdi. Ölümün ya da ondan çok daha beter bir şeyin amansızca peşlerinde olduğunu biliyorlardı.

"Yolu göster. Senin hayatın da Kara Kafatası’na ulaşmamıza bağlı. Nerede bu yer?!"

Mordret bir an duraksadı, ardından gülümsedi.

"Endişelenmeyin. Zaten yaklaştık."

Beyaz kum tepelerinin ve kadim kalıntıların arasından süzülerek öne düştü.

Boğucu sıcağın altında geçen birkaç saatin ardından, nihayet uzakta beliren devasa kara kafatasını gördüler. Ustalar bir anlığına donakaldı, gözlerinde heyecan parıldıyordu.

…Mordret ise sessizce bir adım geri çekildi.

Başını iki yana salladı.

Bu insanlar ona Hisar'ın nerede olduğunu sormuş, o da onları buraya getirmişti.

Ancak başka bir soru daha sormaları gerekirdi.

Aslında çok basit bir soruydu bu…

Kara Kafatası Hisarı’nın içindeki uyanmış cesetlerine ne yapmıştı?

Cevap, hiçbir şey yapmadığıydı.

Buna rağmen, devasa kara kafatasının içinden aniden insan siluetleri belirmeye başladı. Bir, iki, üç… Bir düzine, iki düzine, üç…

Kaçma vakti gelmişti.

Arkasına dönen Mordret, bedenini serbest bırakıp yüksek beyaz bir kum tepesinden aşağı yuvarlandı. Şövalye Shtad’ın başsız cesedi de en önde yürüyenler arasındaydı.

Hayatta kalanlar Tenbükücü’den kaçmak istiyordu ama aslında başından beri kendi ayaklarıyla ölüme yürümüşlerdi.

Kaçma vakti gelmişti.

Arkasına dönen Mordret, bedenini serbest bırakıp yüksek beyaz bir kum tepesinden aşağı yuvarlandı.

Sonunda Kai, Sunny ve diğerlerinin yanında kaldı. Birlikte çölü aşarak Kai’nin diğer hayatta kalanları bıraktığı yere doğru ilerlediler.

Yol kolay değildi. Etrafta çok fazla güçlü kabus canavarı vardı; çoğunlukla Tohumlar’ın çağrısıyla büyülenmiş olsalar da bazıları bu çağrıya kapılmamıştı ya da en azından tamamen etkilenmemişti.

Şans eseri, savaşmak zorunda kaldıkları iğrenç yaratıklardan hiçbiri yüce aşamada değildi. Zaten beş usta da muazzam bir güce sahipti…

Yine de zorlu bir yolculuktu.

Beyaz çölün insanlık dışı koşullarından ötürü hepsi bitap düşmüştü; peşlerinde bir şey olduğu hissinin yarattığı o kahredici baskı yüzünden de zihnen yıpranmış durumdaydılar.

Usta Xu'nun cesedinin izlerini sürüp sürmediğini kimse bilmiyordu… Ancak o yaratıkla tekrar karşılaşma ihtimali bile içlerini boğucu bir dehşetle doldurmaya yetiyordu.

Savaştıkları iğrenç varlıkların hepsi de birbirinden güçlü ve ürkütücüydü.

Beşinin arasında bu durumdan en az etkilenen Nephis gibi görünüyordu. Yine de kendi içindeki yükle mücadele ediyordu.

Kusursuz beyazlıktaki kum tepelerine bakarak başını salladı ve sessizce içini çekti.

"Bir gün buraya döneceğimi hiç düşünmezdim. En azından bu kadar çabuk."

Onlar için bu topraklar sadece kabus zincirinin kaynağı olduğu için Kabus Çölü adını taşıyordu.

Ama Nephis için… Onun için burası, kendi kişisel kabuslarının kaynağıydı. Burada geçirdiği zaman hakkında hiçbir zaman detaylı konuşmamıştı ama Sunny bunun korkunç bir deneyim olması gerektiğini biliyordu.

Öyle bir dehşetti ki, o gururlu ve güçlü Değişen Yıldız bile psikolojik destek almayı kabul etmişti. Bu çöl ve İkinci Kabus’ta yaşadığı her neyse, kolayca unutulabilecek şeyler değildi.

Tahmin edebiliyorum… Hayır, aslında edemiyorum.

Sunny Kabus Çölü'nde sadece bir gün geçirmişti; üstelik bir usta olarak, yanında başkaları da varken. Yine de sonu gelmez beyaz kum tepelerini görmek bile içinde hafif bir çaresizlik uyandırmaya yetmişti.

Güçsüz bir uyuyan olarak bu lanetli topraklarda tek başına kaybolmak kim bilir nasıl bir histi?

"Yaklaştık!"

Kai’nin sesi onu bu ağır düşüncelerden çekip aldı.

Önlerindeki kumlar biraz çekilmişti; yarım daire şeklinde dizilmiş, kumun içinden fırlayan garip şekilli beş metal kule görünüyordu. Güneş ışığı cilalı metalden yansıyor, gözleri daha da kör ediyordu.

Kulelerin boyları birbirinden farklıydı; en kısası bile en az birkaç düzine metre yüksekliğindeydi.

Sunny kulelerin ne olduğunu anlamadan önce birkaç saniye onlara bakakaldı; bunlar, devasa bir çelik eldivene ait beş parmağın uçlarıydı.

Eldivenin kendisi kumun altına gömülmüştü.

Böyle bir eldiveni hangi yaratığın giymiş olabileceğini, geri kalanının nerede olduğunu bilmiyordu… Şu an bunu umursayacak hali de yoktu.

Tek önemsediği, kulelerin içinin boş olması ve içeride gölge bulunmasıydı.

İçeride insanlar da var.

Sunny, hayatta kalanların geçici kampına doğru Kai'yi takip ederken yüzü gölgelendi.

…İçeridekilerin sadece insan olması iyi olurdu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.