Gölgeler Tiyatrosu

Gözden çıkarılmış yer altı fabrikasında, hayaletimsi ateş sönmüştü. Onlarca uyanmış, yola çıkmaya hazırlanarak hareket ediyordu. Hepsi ışık saçan yadigarlarını çağırmıştı; dans eden ışıklar, devasa üretim salonunu dolduran gölgeleri isteksizce geri çekilmeye zorluyordu.

Yükselmiş Morrow, sağlam bir duvarın önünde durmuş, kasvetli bir ifadeyle orayı süzüyordu. Nihayet başıyla onay verip astlarından birine baktı.

"Yer burası. İzole et."

Uyanmış olan asker başıyla onaylayıp ellerini kaldırdı. Çok geçmeden üzerlerine tuhaf bir sessizlik çöktü. Ancak bu, pek çok yadigarın yaratabileceği türden sıradan bir sessizlik değildi; aksine, bir uzay parçasını dünyanın geri kalanından koparıp alabilen, dışarı sızacak tüm sarsıntı ve sesleri bastıran bir yeteneğin tezahürüydü.

Şehir, yer altına tünel kazıp yuvalanan kabus yaratıkları yüzünden sayısız sismik sensörle sürekli izleniyordu; bu yüzden fark edilmeden kalmak istiyorlarsa bundan daha azı kurtarmazdı.

Morrow tatmin olmuş bir şekilde elini kaldırıp parmaklarını şıklattı. Bir an sonra şiddetli bir sonik patlama yankılandı ve önündeki duvarın büyük bir kısmı toza dönüştü. Duvarın ardında, karanlığa gömülmüş bir tünel girişi açığa çıktı.

Üretim salonuna giren soğuk rüzgar uyanmışları titretti. Morrow’un kendisi bile, nedendir bilinmez, aniden bir huzursuzluğa kapıldı. Kaşlarını çatarak elini indirdi ve sakin bir sesle konuştu:

"Enkazı temizleyin. Giriş, kafesin sığabileceği kadar geniş olmalı. İkinci manga, tünelde keşfe çıkın ve herhangi bir engel olmadığından emin olun."

Yedi uyanmış karanlığa atlarken, geri kalan astları yaratığın kafesi için açtığı deliği hazırlamakla meşgul oldu. Hilkat garibelerini gözlemekle görevli olan manga, kafesi her an getirmek üzereydi... Muazzam muhafaza cihazını aşağı indirmek kolay olmayacaktı ama hazırlıklı gelmişlerdi.

Tahliye Ordusu üniforması giyen adam, endişeli bir yüzle süreci izledi. Bir dakika sonra rahatsızca boğazını temizledi.

"Pekala, ben... Ben gideyim o zaman. Buradaki işim... Bitti mi?"

Morrow ona kayıtsızca bir bakış fırlattı.

"Git."

Bu kölenin artık bir hükmü kalmamıştı. Şehirden kaçışları başka bir uyuyan hücre tarafından halledilecekti. Karar ona kalsa, geride kanıt bırakmamak için adamı ve halkını ortadan kaldırırdı ama ileride işe yarayabilirlerdi.

Sıradan insanlar bile doğru araçlarla donatıldığında çok zarar verebilirdi. Morrow, geçmiş çağın kaba silahlarını kullanmayı kendine yakıştıramasa da büyük resme bakıldığında, bu tarz ilkel araçlar bile ihmal edilemezdi.

Başkaları bilmeyebilirdi ama o, nelerin tehlikede olduğunun farkındaydı.

Adam gözden kayboldu ve tünelin girişi temizlendi.

...Ancak yaratık kafesinin gelişi geciktiği için yer altı fabrikasından çıkışları uzuyordu.

Morrow sinirlenmeye başlamıştı.

"Neden bu kadar uzun sürdü?"

Nöbetçi mangayı getirmesi için birini göndermeyi düşündü, sonra vazgeçip özel bir yadigar çıkardı. Bunu kullanmak bir miktar öz harcamayı gerektirse de şu anda zaman her şeyden daha önemliydi.

Yadigarın adı Ulaşan El’di ve bir dizi el parmağı kemiğinden oluşuyordu. Morrow’un emri altındaki dört manganın her birinde birer kemik boğumu vardı, beşincisi ise kendisindeydi. Bu antik kemiklere dokunan kişiler, kısa mesafelerden birbirleriyle iletişim kurabiliyordu.

İronik bir şekilde, Ulaşan El’in menzili pek geniş değildi. Ancak, çoğu kehanet yeteneğinden gizlenebilme gibi eşsiz bir özelliğe sahipti ki bu da şu an yürüttükleri görev türü için paha biçilemezdi.

Morrow kemiği kavradı ve fabrikanın başka bir katında yaratık kafesini koruyan mangayla zihinsel bir bağ kurarak konuştu:

"Mont. Neredesiniz?"

Kısa süre sonra manganın lideri cevap verdi, sesi devasa üretim salonunda yankılanıyordu:

"Morrow Abla? Yaratığı koruyoruz. Bir şey mi oldu?"

Morrow aniden kötü bir önseziye kapıldı.

"Ne demek bir şey mi oldu? Emrimi almadınız mı?"

Uyanmış Mont bir an duraksadı.

"...Üzgünüm abla. Hangi emir?"

Morrow dişlerini sıktı.

"İki kişi gönderdim..."

Ama sonra Morrow sustu.

Emri iletmesi için gönderdiği iki uyanmış... Neden hâlâ dönmemişlerdi? Kafesi taşımaya yardım etmek için Mont’un yanında kaldıklarını varsaymıştı ama neden kalsınlardı ki?

"Bu hiç iyi değil."

Bir salise tereddüt etti, sonra sakin bir sesle dedi ki:

"Kafesi hemen buraya getirin."

Neler olmuştu? Düşman çoktan yerlerini tespit edip fabrikaya sessizce sızmış mıydı? Tüm girişlere yerleştirdiği onca tılsımı tetiklemeden bunu nasıl yapabilirlerdi?

Eğer Valor askerleri zaten buradaysa...

Astlarına bakıp kükredi:

"Savaş formasyonuna geçin! Saldırıya hazırlanın!"

Bir an sonra Morrow, kemik boğumu aracılığıyla tüneli keşfetmeye giden mangaya ulaştı:

"Rikas, derhal geri dönün."

Kısa bir sessizlik oldu, ardından Uyanmış Rikas’ın tanıdık sesi duyuldu:

"Evet abla. Geliyoruz."

Endişelenen Song savaşçıları hızla savunma hattı oluşturdu. Tünelin girişinde durmuş, üretim salonunun karanlığına sinirli gözlerle bakıyorlardı. Fabrika sessizliğe bürünmüştü.

Kısa süre sonra sessizlik gürültülü bir sesle bozuldu. Paslanmış metalin gıcırtısıyla bir yük asansörü geldi. Kapıları açıldı ve içinden büyülü alaşımdan yapılmış devasa bir kafes çıktı. Yedi uyanmış, tüm güçlerini kullanarak kafesi öne doğru itti.

Morrow gizlice derin bir iç çekti.

"...En azından yaratık güvende."

Şimdi sadece iki haberci ve tünele giren manga eksikti.

"Rikas, gelmenize ne kadar var?"

O cevap vermeden önce yine bir sessizlik oldu:

"Abla... geliyoruz."

Morrow kaşlarını çattı.

Tanıdık ses devam etti:

"Geliyoruz... geliyoruz..."

Seste çok, ama çok yanlış bir şeyler vardı.

"Geliyoruz..."

Ses... Kemik boğumundan gelmiyordu. Aksine, doğrudan tünelin karanlık girişinden yankılanıyordu.

Deliğin içine baktığında, uçsuz bucaksız bir gölge yığınından başka bir şey göremedi.

Sonra, karanlığın içinden bir şey yuvarlanarak çıktı.

...Bu, Uyanmış Rikas’ın kopmuş kafasıydı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.