Sunny, tren istasyonu ile evi arasındaki yolu yürürken düşüncelere dalmıştı. Eve vardığında kapıyı açıp içeri süzüldü. Oturma odasına geçip bir koltuğa çöktü ve bir süre öylece duvara dikti gözlerini.
Bu hiç iyi olmamıştı.
Şu an normalde yarın Valor temsilcisiyle yapacağı görüşme için kendini zihnen hazırlıyor olması gerekirdi. Antarktika meselesi bir yana, bu müzakerelerin gidişatı hayatının akışını belirleyecek, hatta belki de yaşayıp yaşamayacağına karar verecekti.
Yaklaşan felaket haberinin aniden kucağına düşmesi kafasını karıştırmış, güncel sorununa odaklanmasını zorlaştırmıştı.
Valor elçisinin karşısına çıkmak, bıçak sırtında dans etmek gibi olacaktı. Sunny, Mordret’i serbest bırakmayı hiçbir zaman istemediği için vicdanen bir nebze rahattı. Yine de tamamen masum sayılmazdı. Ne de olsa Welthe ve Pierce’a karşı cephe almış, hatta yüce klanın o iki şövalyesinden birini kendi elleriyle katletmişti.
Mordret’in onun peşinden Kabus’a girip yükselmiş olması da cabasıydı.
Sunny’nin gizleyecek çok şeyi vardı ama yalan söyleyemiyordu. Yanıltıcı cevaplarla gerçeği eğip bükme yeteneğine güvense de müzakereler her an rayından çıkabilirdi.
Aman, neyse ne. Sanki benim gibi sıradan bir uyanmış figürün, Valor’un o dillere destan şövalyelerinden birini öldürebileceğine kim inanırdı ki?
Sunny artık kendisi de bir usta mertebesine eriştiği için zayıf taklidi yapma şansını büyük ölçüde kaybetmişti. Yine de en yakın dostları dışında hiç kimse onun gerçekte ne kadar güçlü olduğunu, özellikle de geçmişte neler başardığını bilmiyordu. Bu durum da onun lehine işleyen bir başka unsurdu.
Her şey elçinin kim olduğuna ve nasıl davranacağına bağlıydı.
Eğer Valor küstah ve kendini beğenmiş birini gönderirse, Sunny onu parmağında oynatırdı. Ne de olsa burnu havada tiplerle uğraşma konusunda fazlasıyla tecrübeliydi.
Fakat akıllı birini gönderirlerse... İşte o zaman işler sarpa sarabilirdi.
Sunny kendi gölgesine bakıp içini çekti ve ayağa kalktı.
Yarın her şeyin tereyağından kıl çeker gibi sorunsuz hallolmasını umuyordu ama eşeği sağlam kazığa bağlamakta fayda vardı. En kötü senaryoda, bir süreliğine ateş muhafızları ile birlikte rüya alemindeki sürgün hayatına katılmak zorunda kalabilirdi. Bu yüzden, sadece canavar eti yediği o tekdüze beslenme düzenine geri dönmek istemiyorsa, şimdiden birkaç hazırlık yapması en iyisiydi.
Çok geçmeden, önünde beliren büyük metal sandığın ağır kapağı aralandı ve sıra sıra dizilmiş devasa, üçgen azı dişleri açığa çıktı.
Açgözlü sandık da ikinci kabustan sonra değişime uğramıştı.
Yalancı sandık tılsımı, onun cansız herhangi bir nesnenin şeklini almasına izin veriyordu fakat bu güç Sunny’nin öz kapasitesiyle sınırlıydı. Artık uyanmış bir usta olduğu için özlerinin kapasitesi muazzam ölçüde artmıştı ve önünde pek çok seçenek vardı.
Sunny son altı ayda sandığın şekliyle epey oynamıştı. Alaşımlı çelik kasalardan deri koltuklara, hatta uyku kapsüllerine kadar her kılığa sokmuştu onu. Bir keresinde buzdolabı bile yapmıştı. Ancak biraz eğlendikten sonra, her şeklin bu hafıza için uygun olmadığı kanaatine varmıştı.
En iyi sonucu, zaten eşya depolama işlevi gören nesneler veriyordu. Bu yüzden sonunda onu güçlendirilmiş alaşımdan yapılmış büyük bir sandık halinde bırakmaya karar verdi.
Artık açgözlü sandık büyüyüp serpildiği için, dehşet sandık tılsımının gücü gerçekten tehlikeli bir boyuta ulaşmıştı. Eskiden bu küçük kutu sadece birkaç parmak ısırıp koparabilirken, şimdi gözünü karartan bir hırsızı tek lokmada yutabilirdi.
Geniş sandık tılsımı da güçlenmiş, deponun hacmini katbekat artırmıştı. Artık koskoca bir odanın eşyasını içine alabiliyordu. Hareketli gardırop tılsımı ise pek değişmemişti ancak yeni boyutu sayesinde sandık artık çok daha hızlı hareket edebiliyordu.
Hatta sandık artık Sunny’nin üzerine oturabileceği kadar büyüktü; yani bu hafıza tuhaf bir binek olarak da kullanılabilirdi. Bu yönüyle, Sunny’nin bir zamanlar abanoz kuleye kadar sırtında gittiği orijinal taklitçiden pek bir farkı kalmamıştı.
Tabii bu deneyimi tekrar yaşamak istediği pek söylenemezdi!
Binek konusuna gelince...
Son birkaç aydır Sunny’nin canını sıkan tek bir şey vardı; o da kabus adını verdiği atına nasıl düzgünce bineceğini öğrenecek fırsatı bulamamış olmasıydı. Özel bir deri tasarım butiğinden ona özel bir eyer bile sipariş etmişti.
Orada çalışan sıradan zanaatkarlar, her şekilden yankı için koşum takımları yapmaya alışkın olduklarından bu tuhaf isteği yadırgamamışlardı. Tabii sadece varlıklı uyanmış güruhunun yankılara sahip olduğu düşünülürse, fiyatlar da hiç ucuz değildi. Sunny bu eyeri bir hafızaya dönüştürmek için değerli bir ruh parçası feda etmek zorunda kalınca maliyet iyice katlanmıştı.
Yine de tüm bunlar boşa gitmişti. Sunny rüya alemine geçemiyordu ve o korkunç küheylanı şehirde çağırmak pek akıl kârı sayılmazdı. İstenmeyen dikkatleri üzerine çekmeyi umursamasa bile, şehirde bunu engelleyecek kesin kurallar ve kanunlar vardı.
Yine de durum tamamen ümitsiz değildi.
Bir dehşet olan kabus, bir zorbanınkine benzer bir yeteneğe sahipti. Onun durumunda, bu aygır somut minyonlar yerine kelimenin tam anlamıyla kabusları biriktiriyordu ve hükmettiği kabus sayısı arttıkça gücü de katlanıyordu. En nihayetinde, karanlık savaş atının bin kabustan oluşan bir ordu toplayarak son yeteneği olan rüya lanetinin kilidini açması gerekiyordu.
Sunny bu hayaletleri nerede bulacağını ya da nasıl yaratacağını bilmiyordu ama son altı aylık boşlukta bunu çözmeyi başarmıştı.
Bunun iki yolu vardı: Kabus ya kendi rüya minyonlarını yaratacak ya da onları boyunduruk altına alacaktı.
Bir minyon yaratmak kolay iş değildi. İlk olarak, kara aygırın düşmanın ruhuna bir dehşet tohumu ekmesi gerekiyordu. Eğer düşman kaçarsa ve o tohum kök salarsa, o korkunç küheylanın anılarıyla sarsılacak, rüyalarında onu görecekti. Kurbanın iradesi ne kadar zayıfsa, kabusun büyüyüp güçlenmesi o kadar kolay oluyordu. Ancak cesur bir insan o tohumun solup gitmesine neden olabilirdi.
Zamanla kabus tamamen şekillendiğinde, aygır rüya gezgini niteliğini kullanarak onu hasat edebiliyordu.
İkinci yol da en az ilki kadar zahmetliydi. Kara aygır, güçlü varlıkların rüyalarına sızarak onların kendi kabuslarına diz çöktürebilirdi. Uyanık dünyada bu, uyanmış ustalar anlamına geliyordu. Ancak bu görev hiç de kolay değildi; rüya gören kişi ne kadar güçlüyse, rüyalarına musallat olan kabuslar da o kadar dişli oluyordu. Böyle bir kabusu boyunduruk altına almak için gölgenin rüyanın içinde onu savaşta alt etmesi gerekiyordu.
Kabus, bu savaşlardan birkaç kez ağır yaralarla dönmüştü.
Yine de bu şekilde birkaç minyon toplamayı başarmıştı. Uyanık dünyaya döndüklerinden beri dişli bir düşmanla karşılaşmadıkları için şimdilik başka seçenek yoktu.
Sunny bir sürü malzemeyi toplayıp açgözlü sandığın içine yerleştirdikten sonra hafızayı geri gönderip içini çekti. Gölgesi için bin kabus biriktirmek hiç de kolay olmayacaktı. Belki de kara aygıra eşlik edip başkalarının rüyalarına girmeliydi. Ancak zaten kendi kafasının içi yeterince kalabalıktı. Bir de başkalarının korkularıyla uğraşamazdı. Hem uyuyan ustaların yanına öyle sokulmak da oldukça tehlikeliydi.
Tam o anda, gölgelerinden biri kapıya doğru yürüyen tanıdık bir figürü fark etti.
Sunny saate bakıp gülümsedi.
Gelmeyi akıl etmişti işte. En sevdiği öğrencisi dakiklik konusunda asla şaşırtmazdı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.