Nefes nefese kalan Sunny, gölgelerin içinden yuvarlanarak çıktı ve dalgaların dövüldüğü kıyıdaki ıslak kayaların üzerine yığıldı. Zırhından süzülen sular sicim gibi akıyor, tüm vücudu zangır zangır titriyordu.
"S-soğuk... ah, ç-çok soğuk..."
Dişlerini sıkarak ayağa kalktı; rüzgar üzerine çullandıkça sarsılıyordu. O an ne Yükselmiş bünyesi ne de Buz Yadigarı onu iliklerine kadar işleyen bu ayazdan koruyabildi.
Ancak kalbini pençeleyen o his, soğuktan çok daha beterdi.
"Lanet olsun..."
Sunny bir adım attı, sendeledi, sonra kendini toparlayıp durdu. Yumruklarını sıkmıştı.
Ariadne. Kesinlikle Ariadne olmalıydı.
Gövdeden kopan o parça, pirinç düğme... her şey taş gibi yerine oturuyordu. Elbette sadece bu kanıtlar kesin bir yargıya varmak için yeterli değildi ama Sunny bundan emindi.
Duyuları ona bunu haykırıyordu.
L049’un içinde kapana kısılmış insanları kurtarmaya kimse gelmeyecekti.
...Ve o dehşet, hiç şüphesiz yakında üzerlerine çökecekti.
Ansızın gelen bir çaresizlikle, kalenin duvarlarına boş gözlerle baktı. Rüzgarın uğultusu eşliğinde birkaç an geçti. Sonra bakışlarını yere indirdi, gözlerini yumdu ve inledi.
"Ah... Çok yoruldum."
Bu kararsızlık anını üzerinden atıp harekete geçmesini sağlayan şey yine soğuk oldu. Durum ne olursa olsun, önce sıcak bir yer bulmalıydı.
Bir adım attı, duvarın tepesine çıktı. İkinci adımda yerleşkenin sokaklarından birindeydi. Üçüncü adımda ise Profesör Obel ve Beth de dahil olmak üzere bir grup bilim insanının muhafızlar eşliğinde tutulduğu araştırma laboratuvarının köşesinde bitiverdi.
Onu ilk fark eden genç kadın oldu. Gördüğü manzara karşısında hafifçe irkildi.
"Yükselmiş Sunless? Sizin burada ne işiniz var?"
Sunny ona baktı ve yüzünde solgun bir gülümseme belirdi.
"Bana bakma sen. Dışarısı biraz soğuk geldi de."
Birkaç an boyunca Beth’e tuhaf, ağır bir ifadeyle baktıktan sonra başını salladı.
"Her neyse, ben gidiyorum."
Sunny’nin önce Verne’i görmesi gerekiyordu. Üzerini kuruladıktan sonra, zihnindeki o acil durum alarmının sesinin gitgide yükseldiğini hissederek güvenlik merkezine döndü.
Daha önce bu huzursuzluğun kaynağını bilmiyordu ve onu keşfetmek için günleri olduğunu sanıyordu. Ama şimdi, pek emin değildi...
Belki de duyularının uyardığı o felaketin gerçekleşmesine sadece saatler kalmıştı.
...Belki de dakikalar.
"Beni dinlemiyorsun."
Saniyeler akıp giderken Sunny, Verne’e dik dik baktı. Tik-tak. Her saniye kaderleri biraz daha mühürleniyordu. Ama bu uzun boylu usta zorluk çıkarmaya devam ediyordu.
"Dinliyorum."
Sunny yumruğunu masaya indirme isteğini bastırdı. Masa paramparça olup gürültü çıkarmaktan başka bir işe yaramayacağı gibi, savını kanıtlamasına da yardımcı olmayacaktı. Dahası, mobilya kıracak hali kalmayacak kadar yorgundu.
"O zaman neden hiçbir şey yapmıyorsun be adam?!"
Verne içini çekti.
"Ne yapmamı bekliyorsun?"
Sunny gözlerini kırpıştırdı.
"Herkesi topla, nakliye araçlarına yükle ve bu lanet olası yerden defolup gidelim! Başka ne olacak?!"
Verne bir süre ona baktı, kaşları iyice çatıldı.
"Tüm saygımla söylüyorum Sunless, söylediklerin pek mantıklı değil. Beni Ariadne’nin gelmeyeceğine ikna etmeye çalışıyorsun ama tek kanıtın suyun altında bulduğun bir düğme ve bir metal parçası. Karanlık Çağlar'dan sonra okyanuslarda ne kadar çöp ve enkaz kaldığını ikimiz de biliyoruz. O zırh parçası, paslı olsun ya da olmasın, herhangi bir yerden gelmiş olabilir."
Sunny öfkeyle cevap vermek istedi ama kendini tutmayı başardı. Verne’in bu pek de somut olmayan teoriden şüphe duyması yanlış değildi. Her iyi lider böyle bir bilginin geçerliliğini sorgulardı. Sorun şuydu ki, Verne, Sunny gibi Kaderin İplikleri ile içli dışlı olmanın avantajına sahip değildi. Sunny’nin sezgilerine sahip değildi.
Kadere karşı kördü.
"Bak... İçimden bir ses söylüyor bunu. Burada kalmak korkunç bir hata olur."
Buna rağmen Verne istifini bozmadı. Bir an duraksadı, sonra başını salladı. Söyledikleri nazikçe tınlasa da sözlerinde sarsılmaz bir ağırlık vardı.
"Senin içinden gelen bir ses yüzünden bin dört yüz kişinin hayatıyla kumar oynayamam, Sunless."
"Allah’ın budalası!"
Sunny öfkeyle karışık bir iç çekti.
Verne... deneyimli bir hükümet görevlisiydi. Kısa ama yoğun ortaklıkları boyunca onun mesafeli, metodik ve kurallara bağlı biri olduğu açıkça belli olmuştu. Ordu Komutanlığı'ndan LO49'u takviye etme ve denizden gelecek kurtarma ekibini bekleme emri almıştı ve yapmaya kararlı olduğu şey de buydu. Emre karşı gelmek onun için kolay bir iş değildi. Zihni o kadar esnek değildi.
"En azından haklı olabileceğimi kabul etmelisin. Bu durumda kalmak da bir kumar sayılır. Standart prosedürlerin dışındayız Verne! Bir kez olsun kendi başına düşünemez misin?"
Bu son söz biraz kaba kaçsa da Verne pek tepki vermedi. Sunny’ye her zamanki ciddi ifadesiyle baktı, sonra kafasını çevirip içini çekti. Bir an sonra sessizce konuştu:
"Zaten fark etmez."
Sunny kaşlarını çattı. Bu sözler onu hazırlıksız yakalamıştı.
Bu da ne demekti şimdi?
"Ne?.."
Yaşlı usta bakışlarını yere indirdi.
"Sunless... Ordu Komutanlığı ile iletişimimiz kesildi. Kuzeydeki durum berbat. Ne kadar kötü olduğunu bilmiyoruz ama bu kadar çok kabus yaratığının dağlarda serbestçe dolaşabilmesi için durumun vahim olması gerekir. En son birkaç Titan'ın ortaya çıktığını duymuştuk. Kuşatma altındaki başkentlerden herhangi birinin hala ayakta olup olmadığını bile bilmiyoruz."
Konuştukça yorgun yüzü daha da kararıyordu.
"Burası ile Birinci Tahliye Ordusu'nun bilinen son kampı arasındaki arazi tam bir labirent; karanlıkta kol gezen sayısız ucube sürüsüyle dolu. Teknolojimiz zar zor çalışıyor, hatta bazen hiç çalışmıyor. Askerlerimizin hepsi bitkin ya da çökmek üzere. Demeye çalıştığım şu ki, yüzlerce sivilin olduğu bir konvoy bu yolculuktan sağ çıkamaz. Onu korumak için elimizde kalanlarla bu imkansız."
Verne dişlerini sıktı.
"Yani mesele Ariadne'nin gelmeyeceği fikrini reddetmem değil. Mesele, bunu yapamamam... Çünkü o gemi bizim tek umudumuz."
Sözleri güvenlik merkezinin boş odasında yankılanırken, Sunny’nin içini eskisinden de büyük bir üşüme kapladı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.