Sözleri Gergedan’ın içine mezar sessizliği çöktürdü. Parıltı, Kum ve Dorn oldukları yerde kalakaldılar; yüzlerine kasvetli bir ifade yerleşti. Profesör Obel, bakışlarını yere indirdi; bir anda her zamankinden daha kırılgan ve yaşlı göründü. Dudaklarının arasından ağır bir iç çekiş döküldü.
Beth’in gözleri fal taşı gibi açıldı.
“N-ne demek öldüler? Bu imkansız.”
Sunny ona sessizce baktı, ardından başını iki yana salladı.
“Bu Kabus Büyüsü’nün çağı. Her şey mümkün ve korkunç olan her şeyin gerçekleşme ihtimali iki kat daha fazla. Hatta bunlar kaçınılmaz. Biz zamanında dışarı çıkabildiğimiz için şanslıydık ama diğerleri değildi. Hepsi bu.”
Sesi sarsılmaz bir güvenle doluydu ama aslında Sunny kendini oldukça huzursuz hissediyordu. Beth’i mi yoksa kendisini mi ikna etmeye çalıştığından tam emin değildi.
Karanlık Zamanlar’da doğmuş ve Birinci Nesil’in dehşetini bizzat yaşamış olan Profesör Obel, Sunny’nin ne demek istediğini anlamış gibiydi. Uzun hayatı boyunca muhtemelen buna benzer pek çok felaket yaşamış, nice dostunu kaybetmişti. Ancak genç asistanı için durum aynı değildi.
Bembeyaz kesilmiş bir suratla Sunny’ye bakarken, “A-ama...” diye zorla fısıldadı.
Sunny onun sözünü kesti.
“Bunun üzerine fazla kafa yorma. Bunun yerine kendi hayatta kalmana odaklan. Henüz tehlikeyi atlatmadık ve gelecek olanlar, zaten bitip gitmiş bir şeyden çok daha önemli. Ve her şey bitti.”
Bu sözlerle birlikte sohbet bıçak gibi kesildi. Az önceki canlı hava sanki hiç var olmamış gibi dağılıp gitti. Sunny dinlenme alanında toplanan insanların yüzlerini süzdü ve ayağa kalktı.
Şu an kimseyi teselli etmek ya da duygularını idare etmek istemiyordu. Hepsi koca koca insanlardı... Aslında buradaki en genç kişi kendisiydi, peki neden herkesle o ilgilenmek zorundaydı?
Şey... Çünkü hem güç hem de yetki bakımından lider oydu. Ve bu ikisiyle birlikte, davetsiz bir misafir gibi sorumluluk da geliyordu.
“Öğğ. Ne kadar sinir bozucu.”
Sunny bir an tereddüt ettikten sonra konuştu:
“Gidenlerin anısını onurlandırmanın en iyi yolu, onların peşinden gitmememizi sağlamaktır. O yüzden iyice dinlenin ve güç toplayın. Ben dışarıda nöbet tutacağım.”
İçini çekip yanlarından uzaklaştı.
Gergedan’ın tavanına tırmanan Sunny, Aziz’e Morgan’ın Savaş Yayı’nı geri göndermesini emretti ve silahı kendi ellerine çağırdı. Karın ortasında kalınca titredi. Soğuk rüzgar, devasa bir canavarın kemikleri gibi topraktan fırlayan kadim savaş makinesinin paslı iskeletinin içinden uluyarak geçiyordu. Dışarısı soğuk ve rahatsız edici olsa da şu an burayı insanların yanında olmaya tercih ederdi. Düşünecek çok şeyi vardı.
Etrafı gölgelerinin duyularıyla izleyen Sunny, gözlerini kapattı.
Geri dönüş yoktu, önündeki yol ise tehlikeli ve belirsizdi. Bu noktada beklemek de hiç güvenli sayılmazdı.
İşin garibi, bu doğaüstü tipi sadece insanların yaklaşan Kabus Yaratıkları’nı saldırıya geçmeden önce görmesini zorlaştırmıyor, aynı zamanda onları bu ucube varlıkların görüşünden de saklıyordu. Eğer bir sürü doğrudan bu paslı enkazın üzerine çökmezse, içerideki insan ruhlarının kokusunu almadan bu sığınağın yanından geçip giderdi.
En azından bu durum Sunny’nin işine geliyordu.
Farkına bile varmadan, zihni tekrar LO49’un kayıp personeline kaydı.
Bin dört yüz kişi... Hatta son haftalarda ölenleri de sayarsa bin dört yüz on altı. Bir çırpıda bu kadar çok can yitip gitmişti.
Aslında... beklenen bir şeydi bu.
Sunny, tuhaf bir yüz ifadesiyle Usta Jet’ten Kabus Zinciri’ni ilk kez duyduğu anı hatırladı. O zamanlar oldukça duygusuz ve kayıtsızdı. Antarktika’daki insanların kaderinden ona neydi ki? Üstelik sayıları bin dört yüzden çok daha fazlaydı. Güney Çeyreği’nde yedi yüz milyon insan yaşıyordu ve o, tek bir kişi için bile kılını kıpırdatmaya niyetli değildi. En azından bunun için canını tehlikeye atacak kadar umursamıyordu.
Hala kayıtsızdı.
Yedi yüz milyon, zihnin kavrayamayacağı kadar büyük bir rakamdı. Çok uzak ve soyuttu. Milyonlarca insandan bahsedildiğinde, insanlar insan olmaktan çıkıp rakama dönüşüyordu. Sunny onların kötülüğünü istemiyordu ama kendini kuru rakamları önemseyecek kadar da zorlayamıyordu.
Fakat LO49’da ölen askerler ve siviller farklıydı. Bin dört yüz, yedi yüz milyonla kıyaslanamaz olsa da onlar Sunny için gerçekti. Onlarla birlikte yaşamış, ekmeğini bölüşmüş, omuz omuza savaşmıştı. Onları birer rakam olarak değil, insan olarak tanımıştı.
Bu yüzden onların ölümü, Sunny’yi tüm çeyreğin potansiyel olarak yok olmasından çok daha fazla etkilemişti. Şimdi bildikleri ışığında, Birinci Ordu’ya ve görevine farklı bir gözle bakmadan edemiyordu.
...Daha çok ölüm olacağı kesindi. Hükümetin tüm kıtayı tahliye etmek gibi iddialı bir hedefi vardı ama planları şimdiden dikiş tutmaz hale gelmişti. Çok daha fazla insan ölecekti. Milyonlarcası. Sonunda, yedi yüz milyonun kaçı kurtulabilecekti? Altı yüz mü? Beş mi? Yoksa çok daha azı mı?
Elbette bunu bilmesinin imkanı yoktu.
Peki... bu ona ne hissettiriyordu?
Öfkeli miydi? Motive mi olmuştu? Kararlılıkla mı yanıyordu? Bir amaç mı bulmuştu?
Pek sayılmazdı.
Acı bir nefes veren Sunny fısıldadı:
“Ne büyük israf...”
Tüm hissettiği aşağılamaydı. Hepsi büyük bir israftı. İnsan hayatları, kaynaklar ve potansiyel... Dünyanın bu kadar çok şeyi yutup bitirdiğini bilmek midesini bulandırıyordu...
Üstelik bunu engelleyebilecek olanlar birbirleriyle kavga etmekle meşgulken. Aşağılık herifler.
Sonuçta Sunny’nin yapabileceği tek şey kendi verdiği öğüde uymak, kendisine ve ona ait olanlara odaklanmaktı.
Yedi yüz milyon insanı kurtaramazdı ama kendisinin, askerinin ve sorumluluğu altındaki sivillerin bu felaketin öteki tarafına sağ salim geçmesini sağlayabilirdi.
Bunun, en azından imkansız olmadığını biliyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.