İki gün sonra nihayet Usta Jet’ten haber geldi. Sunny’ye ulaşana kadar birkaç kişinin elinden geçen mesaj oldukça basitti: Erebus’a geri çekilme gerçekleştirin, Davis ve emrindeki Düzensizlerle orada buluşun.
Tanrı yardımcınız olsun.
Haberi alan Sunny derin bir nefes verdi.
Tam da beklediği gibiydi; yine de o bin kilometrelik yolculukta kendilerine yardım edecek mucizevi bir desteğin gönderileceğine dair kalbinde cılız bir umut ışığı yanıyordu. Şimdi o ışık tamamen sönmüştü.
Böylece partinin kısa dinlenme süresi de noktalandı. Böylesi daha iyiydi aslında.
Geçtiğimiz birkaç gün boyunca Sunny, kampın yakınına kadar sokulan birkaç Kabus Yaratığı öldürmüştü. Garip bir şekilde sayıları beklenenden azdı ve cesetleri hızla ortadan kaldırmıştı. Yine de kan kokusu yavaş yavaş bölgeye siniyordu; yakında çok daha büyük tehditleri buraya çekmesi kaçınılmazdı.
Eski savaş makinesinin enkazının dışında kar fırtınası hâlâ tüm şiddetiyle devam ediyordu. Işık hüzmeleriyle savrulan karları delen Gergedan, geçici sığınağını terk ederken kükrer gibi sesler çıkardı. Hızlanarak kuzeye, göğe uzanan dağların yamaçlarına doğru ilerlemeye başladı.
Aracın içindeki hava gergindi ancak zırhlı taşıyıcıya herhangi bir saldırı gelmeden dakikalar geçince herkes biraz olsun yatıştı.
Sunny hariç. Birinci Tahliye Ordusu’nun kalesine sağ salim varana dek sakinleşmeye hiç niyeti yoktu. Hatta yanındakilerin de tetikte ve şüpheci kalmasını tercih ederdi.
Fakat baskı dediğin şeyin de bir sınırı vardı. İnsanlar, nefes alacak tek bir an dahi bulamadan sürekli ve ezici bir stres altında kalırlarsa kırılmaya meyilli olurlardı. Aslına bakılırsa askerleri, son iki ayda yaşadıkları onca şeye rağmen şaşırtıcı derecede iyi dayanıyorlardı... Bunun geçerli bir sebebi de vardı elbet. Bu uyanmış grubunu seçerken kullandığı en önemli kriterlerden biri zihinsel dayanıklılıktı.
Çoğu zaman tasasız bir budala gibi görünen Luster bile bu felaketlerle dolu Antarktika seferinin zorluklarına şaşırtıcı bir dirençle göğüs geriyordu. Belki de genç adamı umutsuzluğa karşı bu kadar bağışık kılan şey tam da o neşeli ve vurdumduymaz karakteriydi.
Luster’dan ders almam mı gerekiyor acaba?
Bu, Sunny’nin aklının ucundan geçeceğini hiç tahmin etmediği bir düşünceydi.
Gergedan yoluna devam etti; kar örtüsünün ardına gizlenen Aziz ve Kabus da onu kısa bir mesafeden takip ediyordu. Dağlar fırtına yüzünden görüş alanının dışında kalsa da sivri zirveler her an biraz daha yaklaşıyordu. Sunny’nin gölgeleri ise dışarıda kol geziyor, önlerindeki yolu kolaçan ediyordu.
Antarktika Merkez bölgesi boyunca uzanan sahil şeridini, eski LO49’a giden yoldan ve dağların tepesine kıvrılan patikadan ayıran yol ayrımına varmadan hemen önce, gölgelerden biri karda tuhaf bir şey fark etti.
Sunny kaşlarını çatarak bir an tereddüt etti. Ardından pilot koltuğuna yanaşıp sakince konuştu:
"Biraz sola kır ve yavaşla. Birkaç kilometre sonra duracağız."
Luster talimata uyarak hızı kademeli olarak düşürdü. Sonunda devasa araç durdu.
Sunny kapağı açıp fırtınanın içine daldı; Zalim Bakış’ın cilalı siyah ahşap sapı sessizce avucuna düştü. Rüzgâra karşı direnerek ilerledi ve yüksek bir kar yığınının önünde durdu.
Yüz metreden daha az bir mesafede sahil yolu ayrımı bulunuyordu; kapıları aralık kalmış birkaç boş bina oracıkta öylece duruyordu. Sol tarafında, biraz uzaktaki okyanus varlığını hissettiriyordu ve bu durum Sunny’yi oldukça geriyordu.
Ancak şu an tüm dikkati önündeki yüksek tepeciğe odaklanmıştı. Kalın kar tabakasının altında devasa bir leşin parçaları seçilebiliyordu. Bu Kabus Yaratığı öleli çok olmamıştı; en fazla bir, bilemedin iki gün. Üstünkörü bir bakışla bunun uyanmış rütbesinde bir İblis olduğu söylenebilirdi.
Gövdesini kaplayan derin yaralara bakılırsa insan yapımı bir silahla öldürülmemişti; bu tespiti doğrularcasına leşin büyük bir kısmı sanki parçalanarak yenmişti.
Tuhaf.
Kabus Yaratıklarının zaman zaman kendi aralarında dövüştükleri bilinirdi ama bu sadece Rüya Alemi’nde olurdu. Buradaki uyanış dünyasında, parçalayacakları çok fazla insan bedeni ve sömürecekleri çok fazla insan ruhu vardı. Bu yüzden farklı habis kabileler birbirleriyle karşılaştıklarında bile nadiren düşmanlık belirtisi gösterirlerdi. Çok daha lezzetli olan avın peşine düşmek her zaman öncelikleriydi.
Fakat... Antarktika genelinde şu an kaç tane Kabus Yaratığının cirit attığı ve insan nüfusunun az sayıdaki kuşatma başkentine tıkışarak ne kadar yoğunlaştığı düşünülürse, işler değişmiş olabilirdi. Eğer bu uyanış karşıtı canavarlar kendi aralarında savaşıyorsa, bu durum Birinci Ordu’nun görevine muazzam bir katkı sağlayabilirdi.
Tabii Sunny bu ihtimal konusunda fazla iyimserliğe kapılmasına izin vermedi.
Zaten daha önemli ve acil dertleri vardı. Bir uyanmış İblis’i katledebilecek güçteki bir yaratık yeterince tehlikeli olmalıydı ve hâlâ yakınlarda olabilirdi.
Nasıl bir canavardı bu ve nereye gitmişti? Tek başına mıydı yoksa yanında koca bir sürü mü vardı?
Cesetten düşmanın mahiyetine dair bir ipucu çıkarabilirse, gelecek tehdidi savuşturmak için daha iyi hazırlanabilirdi.
Ne yazık ki ölü iblis pek bir ipucu sunmuyordu. Sunny’nin tek anladığı, katilin öyle aşırı korkutucu bir şey olmadığıydı; çünkü her yerde şiddetli bir çatışmanın izleri vardı. Eğer karşı taraf gerçekten çok güçlü olsaydı, zaferleri bu kadar kanlı ve uzun sürmez, tek taraflı bir kıyıma dönüşürdü.
Vakit kaybı...
Başını iki yana sallayan Sunny tam geri dönecekken gölgeleri aracılığıyla bir şey hissetti. Gölgelerden biri otoyolun biraz daha ilerisine süzülmüştü ve şu anda fırtınanın içindeki bir hareketliliği gözlemliyordu.
Kuzeye doğru dönerek yavaşladı.
O da ne öyle?
Bir an sonra, Sunny’nin yüzünde huzursuz bir ifade belirdi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.