Savaşın Gölgesinde Bir Nefes

Boş sokaklarda yürürken soğuk kış havasını ciğerlerine çekti, deli gibi çarpan kalbini yatıştırmaya çalıştı. Bu kadar bitkin düşmemesi gerekirdi ama gücü tükenmişti. Son birkaç gündür yakasını bırakmayan o garip maraz biraz hafiflemişti hafiflemesine, yine de tamamen geçmiş sayılmazdı.

"Senin de lanetinin de..."

Yüzünü buruşturdu. İleride bir grup asker görünce kendini toparlayıp kendine güvenen bir komutan edasına büründü. Sıradan insanlar usta seviyesindeki savaşçılara umutla bakardı. Şevki kırılmış, gözlerinin altı çökmüş bir usta görürlerse moralleri altüst olurdu.

Günün birinde insanların moralini bu kadar dert edeceğini söyleseler asla inanmazdı ama işte bu hallere düşmüştü.

Yaklaştıkça askerlerin konuşmaları kulağına çalınmaya başladı.

"Dün Melez'i dövüşürken gördüm. Tanrılar şahidim olsun, tam bir felaketti. O olmasa bizim bölükten tek bir can sağ çıkmazdı. Adama bir teşekkür edebilseydim keşke... Ama Birinci Ordu'dan olmadığı kesin. Belki de Antarktika'nın yerel klanlarından yetişmiş bir soyludur?"

"Yok ya, söylentileri duymadın mı? Melez dedikleri, Birinci Düzensiz Bölük'teki o usta işte. İblis."

"Ulan budala, kafayı mı yedin sen? Melez neredeyse iki metre boyunda, Usta Sunless ise bayağı kısa. Duvarda ilk gedik açıldığında ikisini yan yana gördüm diyorum sana. Hem Melez kesinlikle kadın."

"Valla ben de gördüm. Hatta adamın yanağını okşadı... Yani, okşadı denmez de şöyle bir dürttü diyelim. Durun bir dakika... Beyler, sizce bunların arasında bir şey olabilir mi?"

"Malsınız oğlum hepiniz. Melez dediğin birden fazla kişi işte, açık değil mi..."

Eskiden olsa böyle muhabbetler hoşuna gider, yüzünü güldürürdü ama bu kez kılını bile kıpırdatmadı. Kendisine doğru gelindiğini fark eden askerler anında susup dikleşti, ardından saygıyla eğildiler. Başını hafifçe sallayarak yanlarından geçip gitti, hiçbirini umursamadı.

"Yine de aklıma bir şey getirdi bu..."

Rünleri çağırıp Aziz'in durumuna göz attı:

Gölge Parçaları: [185/200].

"Çok az kaldı."

Bugün ele geçirdiği iki hatırayla birlikte—biri uyanmış bir canavardan, diğeri Düşmüş bir mahluktan—parça sayısı iki tane daha artacak, yüz seksen yediye ulaşacaktı. Aziz'in Yükseliş'e geçmesi için şunun şurasında sadece on üç parça kalmıştı.

Zamanı kısıtlıydı elbette ama süreci hızlandırmak uğruna gözden çıkarabileceği kişisel hatıraları da yok değildi. İşler hâlâ planladığı gibi gidiyordu.

"Asıl dert dokuma işinde... Tam çözmek üzereyim gibi geliyor ama Gece Yarısı Kırıntısı hâlâ pürüz çıkarıyor. Aşırı riskli."

Büyü dokumasının inceliklerini zihninde tartarken, uzaklardan gelen savaş gürültüsü birden şiddetlenip kafasını toparlamasını zorlaştırınca kaşlarını çattı.

Kıyamet gibi kopan o uğultu zamanla yatışır gibi olduysa da hiçbir zaman tamamen kesilmedi. Barikatları aştı, ikincil savunma hattını geride bırakıp Falcon Scott'ın hınca hınç dolu sokaklarına adım attı.

Sivil halkın büyük bölümü şehrin iç kesimlerine tıkılmak zorunda kalsa da aşırı nüfusun getirdiği o korkunç manzaralar henüz kafasını göstermemişti. Donanma konvoyu sığınmacıları boğazın karşı kıyısına taşımak için gecesini gündüzüne katıyordu neticede. Şimdiye kadar seksen milyona yakın insan Doğu Antarktika'nın—nispeten de olsa—güvenli limanlarına ulaştırılmıştı.

Ordu Komutanlığı'nın planı tıkır tıkır işliyordu sanki.

Bunca çabanın boşa gitmediğini kendi gözleriyle görmek, içindeki o ağırlığı bir nebze olsun hafifletti.

İleride, erzâk dağıtım sırasına girmiş büyük bir sığınmacı kalabalığı birikmişti. Şöyle bir göz gezdirdiğinde, ön safta sentetik gıda paketleri dağıtan tanıdık bir figür gözüne çarptı.

Dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi, o tarafa doğru adımladı. Yeterince yaklaştığında, kız başını bile kaldırmadan hırladı:

"Sırayı bozmaya kalkışmasan iyi edersin, pi..."

Sonra Beth başını kaldırdı, gözlerini kırpıştırdı.

"A, Sunny? Ne işin var senin burada?"

Omuz silkti.

"Duvardan dönüyordum."

Beth gönüllülerden birini çağırıp kendi yerine bakmasını rica etti, ardından onu kenarda uğuldayan bir ısı projektörünün yanına götürdü. Titreyerek ellerini birbirine sürttü.

"Günün nasıl geçti?"

Nasıl yanıt vereceğini bilemeyip bir an duraksadı. "Yoğundu."

Genç kadın ona yan gözle bakıp burun kıvırdı.

"Bakıyorum da az konuşan adam rolüne bürünmüşsün yine?"

Söyleneni geçiştirdi.

"İhtiyar nasıl? Tahliye sıranız belli oldu mu?"

Beth derin bir iç çekti.

"...Yok. Boğazda bir gemi daha batmış diyorlar, o yüzden sıra dağıtımını yine ertelediler. Profesör iyi ama. İletişim dizisini güçlendirme konusunda orduya danışmanlık yapıyor, en azından oyalanacak bir işi var."

Sorgulayan gözlerle ona baktı.

"Bugün uğrayacak mısın?"

Tereddüt etti, sonra ağır ağır başını iki yana salladı.

"Yok. Yapacak çok işim var. Bir de... içimden bir ses yarının çok zor geçeceğini söylüyor. Kaldığınız yurt duvardan uzak ama yine de temkini elden bırakmayın. Ne yapacağınızı biliyorsunuz zaten."

Genç kadın yüzünü yeniden ısı projektörüne döndü.

"Biliyoruz, biliyoruz..."

Sonra aniden omzundaki çantayı açtı, içinde biraz el yordamıyla arandıktan sonra bir tüp diş macunu çıkardı.

"Al. Geçen gelişinde bunu unutmuşsun."

Gözlerini kırpıştırdı.

"Unutmadım. İkmal yollarının patladığını bildiğim için sana bıraktım."

Beth başını yana eğip dik dik baktı.

"Bize diş macunu bile bulamayacağımı mı sanıyorsun?!"

Gülümsemeden edemedi.

"Madem bu kadar ilkelisin, yurtta bıraktığım iki kutu kahveyi niye geri vermiyorsun o zaman?"

Genç kadın gözlerini kaçırdı, yanakları hafifçe kızardı.

"Şey... Ne kahvesi canım? Ben öyle bir şey görmedim!"

Gülümsedi, diş macununu nazikçe geri itti.

"İyi, öyle olsun. Neyse, yakında yine uğramaya çalışırım. O kahveyi bulursan afiyetle iç."

Beth ile garip bir şekilde helalleşip oradan uzaklaştı; içini hafif bir ferahlık kaplamıştı.

Şehrin göbeğinde toplu taşıma hâlâ aksamadan işliyordu. Sokaklarda mekik dokuyan askeri araçlar da vardı. Yatakhanelerin olduğu bölgeye varması uzun sürmedi.

Gergedan'ın içine adım attığında etrafa bakındı, gözleri kapalı kapsüllerden birine takıldı. Ardından zırhlı aracın arka tarafına geçti, cephaneliğin tabanında duran iblis iğnesini yerinden kaldırdı ve içini çekti.

"On beş saat kaldı... Ama en azından birkaç saat uyusam iyi olacak..."

Başını iki yana sallayıp işinin başına koyuldu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.