Sura entegre edilmiş özel fırlatma kanallarının çoğu yıkılmış ya da hasar görmüştü. Bu yüzden uyanmışlar, öldürme alanına inebilmek için başka yollara başvurmak zorunda kaldı. Kimi halatlarla aşağı kaydı, kimi düşüşü yavaşlatan hatıralar çağırdı, kimi de devasa bariyerin açıkta kalan iskeletine tutunarak hızla yere tırmandı.
Güney surunda konuşlanmış hayatta kalan az sayıdaki usta, iniş alanını temizlemek için önden gitti.
Azize, Kabus’un sırtına atladı. Simsiyah at, deforme olmuş alaşım levhalardan diğerine sıçrayarak sadece birkaç saniyede kaynayan mahlukların arasına ulaştı. Kötücül Bakış’ı savuran Azize, en yakındaki düşmanları anında doğradı.
Sunny de çok geride sayılmazdı. Karanlık Kanat’ı kullanarak havada süzüldü, yere birkaç düzine metre kala yeteneği iptal edip gülle gibi kabus yaratıklarının ortasına çakıldı. Zühre Gazabı, kemik ve eti tereyağından kıl çeker gibi keserek adeta dans ediyordu.
Sunny’nin küçük bir güvenli alan açması yalnızca birkaç saniyesini aldı. Muhafız birliğinin üyeleri de ona katılarak bir köprü başı oluşturdu. Arkalarından gelen diğer uyanmışların gözlerinde kararlı bir ifade parlıyordu.
Herkes biliyordu; pek çoğu için, hatta belki de neredeyse hepsi için bu son dövüştü. Yine de tek bir kişi bile kaçmaya ya da geri dönmeye yeltenmedi.
İlginç, diye düşündü Sunny.
Üstüne atlayan bir canavarı biçerken, aşağı inen uyanmışlara kısa bir bakış fırlattı. Şüphesiz hepsi canına minnettardı... Belki yalnız bırakılsalar, çoğu içlerindeki korkuya ve hayatta kalma arzusuna yenik düşüp kendilerini kurtarmayı seçecekti. Ancak şu an hepsi anın büyüsüne kapılmış, akıllarını yitirmişti.
Bireydiler elbette ama şu an bundan çok daha büyük bir şeyin parçası haline gelmişlerdi. Bir kalabalık, bir sürü... Bir kitle ölümden korkmazdı çünkü küçük bir parçasının yok olması, bütünün yok olacağı anlamına gelmiyordu. Belki de bu insanlar, kendileri olmasa bile ait oldukları o büyük varlığın yaşamaya devam edeceğini bildiklerinden, son derece doğal ve makul olan yaşama arzularını bu şekilde bastırıyorlardı.
Profesör Obel, insanlığın hayatta kalmak için biraz aptallığa ihtiyacı olduğunu söylerken bundan mı bahsediyordu?
Her halükarda, bu his Sunny’ye büsbütün yabancıydı. Hayatının büyük çoğunluğunu toplum tarafından reddedilip dışlanarak geçirmişti; bu yüzden doğal olarak kendine her şeyden çok değer veriyordu. Bu dünyada kendinden ve kişisel olarak değer verdiği şeylerden daha kıymetli hiçbir şey yoktu.
...Ve yine de, Birinci Ordu’nun geri kalan uyanmışlarıyla birlikte kabus yaratıkları sürüsünün üzerine bodoslama dalıyordu. Elbette onun durumu çok farklıydı; Sunny, ne olursa olsun en azından canlı olarak kaçabileceğine son derece emindi. Ama yine de ortada hiçbir geçerli sebep yokken büyük bir riske giriyordu.
İnatçılık mıydı bu? Gurur mu? Yenilgiyi kabul etmeyi yediremeyen bir hırs mı? Yoksa bu özverili insanlarla aynı toplumsal sorumluluk hissine mi kapılmıştı?
Gerçekten bilmiyordu. Yine de özveri kelimesi Sunny’ye son derece ürkütücü ve itici geliyordu. Ne de olsa sahip olduğu tek şey kendi varlığıydı. O olmadan hayatta kalmanın ne anlamı vardı ki?
Dişlerini sıkan Sunny, Zühre Gazabı’nı savurarak öne atıldı; acımasız ve tekinsiz bir zarafetle canavar üstüne canavar biçti. Bir noktada üç gölgesi de ona katılarak bedenini sardı. Dördüncü gölgeyi ise Kabus’a yardım etmesi için göndermişti. Sunny’nin etrafını ince bir kan bulutu kaplamıştı ama siyah tuniğine düşen her damla, en ufak bir iz bile bırakmadan yumuşak ipeğin üzerinden kayıp gidiyordu.
Zarafetten Yoksun Alacakaranlık ilk anki gibi tertemizdi.
Arkasında yüzlerce uyanmış bırakıp sürünün derinliklerine doğru ilerledi, birliğini siyah böcek nehrine doğru sürükledi.
Şansına, o noktaya ulaşmak pek de zor olmadı çünkü karanlık nehir de onlara doğru akıyordu.
Ancak Kuralsızlar, Karanlığın Kalbi’nin pençesiyle çakışmadan hemen önce, Kan Dalgası nihayet savaş alanına vardı.
Bu yüce Azize, adeta düşen bir yıldız gibi yere inerek toprağın yarılmasına ve her yöne bir şok dalgasının yayılmasına sebep oldu. Sudan uzak olduğunda güçlerinin çoğunu kullanamazdı...
Ama bir Yüce, ne olursa olsun bir Yüce’ydi.
Köpekbalığı derisinden dikilmiş koyu gri bir zırh giyen ve iki kavisli kılıç taşıyan Kan Dalgası, anında bir çelik kasırgasına dönüştü; öyle bir hız ve kuvvetle hareket ediyordu ki bakışları bulandıran bir yıkım girdabını andırıyordu. Sayısız kabus yaratığı bu girdabın içinde yok oldu ve bulanık kasırga kıyılan etler ve kandan saniyeler içinde kıpkırmızıya büründü.
Üstelik Gece Hanedanı’nın bu şampiyonu, karadaki zayıflığının tamamen farkındaydı. Bu yüzden ruh cephaneliğinde, bu eksiğini kapatacak pek çok güçlü hatıra bulunduruyordu.
Kan Dalgası belirdiği anda, yanında üç yankı cisimleşti. Biri ev büyüklüğünde canavarca bir yengeçti, diğeri ıslak kilden devasa bir golem gibiydi, sonuncusu ise sisten yapılmışçasına ruhani ve ele avuca sığmaz bir yaratıktı.
Sunny, sisle kaplı yaratığın kendisinin de Yüce seviyesinde olduğunu fark edince gözleri parladı. Su altında hiçbir işe yaramazdı belki ama Falcon Scott surlarının dibinde bu yankı, yıkıcı bir güç sergileyebilirdi.
Gökten küçük bir gölge süzüldü ve tanıdık siyah bir kuş Kan Dalgası’nın omzuna konup kulağına bir şeyler gakladı. Bir an sonra Azize ve yankıları yön değiştirip dört karanlık nehirden birine doğru yöneldi.
Belki de bu işin üstesinden gelebiliriz...
Gereksiz tüm düşünceleri kafasından atan Sunny, böcek dalgasına doğru bir yol açmaya odaklandı. Arkalarında bir yerlerde yüzlerce uyanmış, çıldırmış canavar sürüsüne karşı çaresizce bastırıyor, hiçbir şeyi esirgemeden öldürüyor ve ölüyordu. İç yapısı ağır hasar gören surun bir başka bölümü daha kendi ağırlığına dayanamayıp çökerken yırtılan metalin kulak tırmalayıcı gürültüsü ortalığı kapladı.
Sunny oralı bile olmadı.
Bu lanet böceklerle nasıl dövüşeceğim ki?
Zühre Gazabı her savuruşta onlarcasını doğrayabilirdi ama ortada bunlardan yüz binlerce vardı. Bütün bir sürüyü kılıçla öldürmeye çalışmak, denizi kılıçla kesmeye çalışmaktan farksızdı.
Kitle imhası yapabilecek birkaç araca sahipti... Gölge Tezahürü, Yıldırım Çarpması... Ayrıca Ölüm Arzusu ile sürüyü bir nebze kontrol edebilirdi. Hepsinden iyisi, böceklerin Mermer Kabuk’u ısırıp geçmesi için çok ama çok çabalaması gerekecekti.
Sunny savunması konusunda pek endişeli değildi. Asıl sorun hücumdaydı. Bir şekilde halledeceğiz artık...
Bir an sonra, etraflarındaki kabus yaratıklarının yoğunluğu azaldı; birliğe saldıranlar ise kana susamışlıktan ziyade panik içindeydi. Anlaşılan Karanlığın Kalbi neyi yuttuğunu önemsemiyordu; insan ya da canavar, onun için fark etmiyordu.
Ve işte, bu son birkaç canavarın arkasında...
Karanlık dalga bir kez daha Sunny’ye doğru hücum ediyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.