Konvoy tünele girdikten hemen sonra durdu. Bir an için, gölgelerden örülmüş duvara dışarıdan inen boğuk darbelerin uğultusundan başka hiçbir şey duyulmadı. Korku ve yorgunluktan bitap düşmüş insanlar ne yapacaklarını şaşırmış, yön duygularını yitirmiş haldeydi.
Sunny’nin sesi onları gerçek dünyaya döndürdü.
Tünelin derinliklerinde kendilerine saldırmaya hazırlanan bir şey olmadığından emin olmak için karanlığa göz ucuyla baktı. En azından henüz bir tehlike görünmüyordu. Birkaç adım geri çekilip tepesindeki soğuk taş tavanı inceledi.
Tünelin ne kadar eski olduğu düşünülürse, tavanın bir kısmını patlatmak pek de akıl kârı sayılmazdı. Yine de diğer seçenek çok daha kötüydü. Sürü yaratıklarının konvoyun peşinden içeri sızmasını engellemek zorundaydılar ve Sunny’nin elinde kalan azıcık öz göz önüne alınırsa, kurduğu gölge duvarı fazla dayanmayacaktı.
Arkadaki araçları kurtarmak için yaptığı o son can havli hamlede gücünü gerçekten tüketmişti. İşin aslı, Sunny kendisinin bile böyle bir şey yapabileceğinden habersizdi. Gölge Tezahürü yeteneğini bu denli karmaşık ve geniş çaplı kullanmayı daha önce hiç başaramamıştı. Durumun aciliyeti ve damarlarında gezinen adrenalin, uzmanlık seviyesini yeni bir boyuta taşımasına yardım etmişti. Ama şimdi gücünün son damlasına kadar tükenmişti. Bu yüzden tünelin girişini çökerteceklerdi.
İleride bir yerde zaten çökmüş başka bir kesim varsa halim duman, diye düşündü.
Yine de konvoy taş yığınlarını kazıp bir yol bulabilirdi. Fakat Yutan Bulut onları tek lokmada yutarsa ölümden geri dönüş olmayacaktı.
Sergeant Gere’in getirdiği patlayıcılar, Kim’in hem canlı hem de cansız nesnelerin zayıf noktalarını görme yeteneği ve Profesör Obel’in fiziksel bilimlerdeki uzmanlığı sayesinde birkaç küçük dinamit patlatmayı başardılar. Tünelin girişi büyük bir gürültüyle çöktü ve onları dış dünyadan tamamen kopardı.
Şimdi geri dönüş yolu kalmamıştı. Sadece ileriye, karanlığın daha da derinlerine gidebilirlerdi.
Yine de insanlar sonunda güvendeydi... Tabii buna ne kadar güven denilebilirse. Eski tünelin tekinsiz boşluğunda onları neyin beklediğini hâlâ bilmiyorlardı. Bu yüzden Sunny, Gergedan’ın önüne çok sayıda gözcü yerleştirdi. Ancak bundan sonra durum değerlendirmesi yapacak vakit bulabildi.
Konvoy hırpalanmış görünüyordu. Her araç en azından hafif hasar almıştı; birçoğunun üzeri, düzensiz birliklerin ve normal askerlerin katlettiği kabus yaratıklarının kanıyla kaplıydı. Yine de neredeyse tamamı hâlâ hareket edebilecek durumdaydı.
Tek istisna, Sunny’nin kurtardığı arkadaki askeri araçtı. O araç artık tamamen hurdaya dönmüştü. Çalışan bir makineden ziyade bir metal yığınını andırıyordu; tünelin içine kadar nasıl yürüyebildiği tam bir mucizeydi.
Mürettebatı da ağır darbe almıştı.
Askerlerden biri hayatını kaybetmiş, geri kalanlar ise ağır yaralanmıştı. Quentin olmasaydı birkaç tanesi de o yaralardan dolayı can vermiş olacaktı. Şifacı şu anda kolu feci şekilde parçalanmış bir taret nişancısının kanamasını durdurmaya çalışıyordu.
Şifacı yeteneklerine rağmen adamın uzvunu kurtarmak imkansızdı. Sunny, parçalanmış etlerin ve un ufak olmuş kemiklerin oluşturduğu o korkunç manzaraya tek bir bakış attıktan sonra kolun kesilmesi gerektiğini anladı.
Yorgunluk yüzünden zaten çökmüş olan morali, bu manzarayla iyice dibe vurdu. Belki de Yutan Bulut’tan o can havliyle kaçarken adamlarından sadece birini kaybettiği için ölü tanrılara şükretmeliydi... ama Sunny’nin içinde şükran duygusundan eser yoktu.
Bunun yerine, kısa bir süre önce Profesör Obel’e verdiği o küstahça sözü hatırladı... Hayatlarını kendisine emanet eden herkesi kurtarma sözünü.
Sunny bu sözü şimdiden iki kez çiğnemiş oluyordu. Yaşlı mülteci kadının ölümü onun kontrolü dışındaydı, fakat can veren asker... onun kaybı doğrudan kendi kararlarının bir sonucuydu.
Sunny geçmişte çok insan öldürmüştü ancak daha önce hiç birinin ölümünden sorumlu olmamıştı... Daha doğrusu, sorumluluğu altındaki birinin ölümünü tecrübe etmemişti.
Bu, insanı içten içe kemiren, acı verici bir histi. Neden hiç tanımadığı birinin ölümünün yükünü o taşımak zorundaydı ki? O askere o kadar zayıf olmasını kim söylemişti?
Sunny yumruklarını sıktı.
Çok sinir bozucu.
Bir süre öylece hareketsiz kaldı, ardından yüzünü buruşturdu.
Her halükarda, askeri bir aracın kaybı üzücüydü ama gidişatı değiştirecek boyutta değildi. Sivil bir taşıtın kaybı çok daha büyük bir darbe olur, can kayıplarını katlardı.
Yaralı askerler yaralarının ağırlığına göre birkaç gün ya da daha uzun süre görev yapamayacak olsalar da nihayetinde hayatta kalacaklardı.
Her şeye rağmen ucuz kurtulmuşlardı. Sunny, uçan ucube sürüsünün yaklaştığını öğrendiğinde tüm konvoyun yok oluşunu izleyeceğini düşünmüştü. İçindeki tüm öfkeye ve pişmanlığa rağmen sadece tek bir askeri kaybetmek inanılmaz bir şanstı.
Tabii ki henüz tehlikeyi tamamen atlatmış değillerdi.
Bu eski tünel hakkında hiçbir şey bilmiyordu ama buradan geçmenin pek de tekin olmayacağından şüpheleniyordu. Hatta buraya sığınma kararı, Yutan Bulut tarafından çabucak mideye indirilmekten çok daha kötü bir kadere yol açabilirdi.
İçim de iyimserlik dolup taşıyor doğrusu, diye geçirdi içinden.
Kabuslar Zinciri ortaya çıktıktan sonra herhangi bir kabus yaratığı burayı kendine yuva edinmiş olabilirdi.
Daha da ürütücü olanı, uyanık dünyaya çok daha önce geçmiş bir canavarın burada yaşıyor olma ihtimaliydi.
İnsanlar, nüfus merkezlerinin sınırlarında ya da yakınlarında açılan geçitleri zorunluluktan ötürü kapatma veya kontrol altına alma konusunda iyi iş çıkarıyorlardı. Ancak yabanın ortasındaki geçitler için kimse uğraşmıyordu, buna yetecek kaynakları da yoktu. Çoğu geçit insanların yoğun olduğu yerlerde açılsa da bazıları ıssız yerlerde beliriyordu.
Tünelin derinliklerinde, onlarca yıldır, belki de yarım yüzyıldır burada pusuda bekleyen bir ucube ile burun buruna gelebilirlerdi.
Elbette içeride hiçbir yaratığın olmaması ve tamamen güvende olmaları da ihtimal dahilindeydi. Dürüst olmak gerekirse, iki ihtimal de eşit derecede mümkündü.
Sunny ikna olmamış bir ifadeyle konvoyun önüne doğru yürüdü, Gergedan’ın devasa gövdesini geçip gözcülerin yanında durdu.
İleride, tünelin uzun bir bölümü zırhlı personel taşıyıcısının farlarıyla aydınlanıyordu. Farların ulaşamadığı karanlığa dikti gözlerini. Bir süre sonra başını eğip ağır bir şekilde iç çekti.
Bu hiç de iyiye işaret değil.
Hiçbir şey göremiyordu.
Bu, ileride hiçbir şey olmadığı anlamına gelmiyordu. Aksine, tüneli kaplayan o koyu karanlığın ardını seçemiyordu. Bu da tek bir anlama gelebilirdi...
Burası sadece gölgelerin saklandığı bir yer değildi; tünel, saf ve elementel bir karanlığın içinde boğulmuştu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.