Gerçek karanlık, ışık ve gölgelerin o sıradan oyununa hiç benzemezdi.
Gölgeler, ışığın önü kesildiğinde ya da sızamadığı kuytularda can bulurdu. Bir gölge yeterince geniş ve derin olduğunda, insanlar onu karanlık sanarak yanılırdı. Oysa o sadece ışığın yokluğundan ibaretti.
Gerçek karanlık ise bundan çok daha fazlasıydı. Işığa hem bağımlı olan hem de ona kök söktüren, başlı başına elemental bir güçtü. Basit bir ışık yoksunluğu değil, ışığın öz be öz rakibiydi.
Kulağa ne kadar tuhaf gelse de ışık ve gölge her zaman el ele yürüdüğünden, gölgelerin de can düşmanıydı...
İşte bu yüzden Sunny onun varlığını hissettiği an, ensesinde huzursuzluğun soğuk nefesini duydu.
Gerçek karanlık son derece nadir ve gizemli bir şeydi. Sunny onunla daha önce sadece bir kez, Karanlık Şehir'in o harabeye dönmüş katedralinde karşılaşmıştı. Oradaki karanlık, katedralin muhafızı olan o lanet şövalye tarafından yaratılıyor ve kontrol ediliyordu. Onu bir domuz gibi boğazlayan o piç yüzünden...
Aslında o talihsiz karşılaşmanın tek müsebbibi, Düşmüş İblis'in hükmettiği o karanlıktı. Eğer o örtü olmasaydı, Sunny o siyah şövalyenin dibine kadar sokulmasına asla izin vermezdi.
Çünkü her türlü gölgenin ardını görebilen gözleri, iş gerçek karanlığa geldiğinde sıradan bir insanınki kadar körleşiyordu. Sunny, üzerine çöken o karanlık örtüsünün içinde yaklaşan şövalyeyi görememişti; şimdi de tünelin derinliklerinde ne olduğunu göremiyordu.
Daha da kötüsü...
O yıkık katedraldeki Düşmüş İblis, yalnızca az bir miktar gerçek karanlığa hükmediyordu. Buradaki tünelde ise... ucu bucağı görünmeyen koca bir okyanus vardı.
Sunny yüzünü ekşitti.
"İçeride hiçbir canavarın olmadığına dair umutlarımız da böylece suya düşmüş oldu."
Bir iki dakika nöbetçilerin yanında bekledikten sonra arkasını döndü ve yorgun adımlarla Gergedan'a doğru yürüdü.
"Burada birkaç saat dinleneceğiz."
Konvoyun zaten yola devam edecek hali kalmamıştı. Araçların tamir edilmesi, yaralıların tedaviye alınması gerekiyordu. İnsanlar bitap düşmüştü.
Hem, Yutan Bulut uzaklaşmadan tünelden çıkmanın ne faydası olurdu ki? Sürünün geçip gitmesini beklemekten başka çareleri yoktu.
Sunny de tükenmiş durumdaydı.
Gergedan'ın içine girip dinlenme alanındaki koltuklardan birine kendini bıraktı ve gözlerini yumdu.
"Yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşuz gibi hissetmekten neden bir türlü kurtulamıyorum?"
Yerin altına girmek hiçbir zaman hayırlı bir kapı açmamıştı ona. Sunny ne zaman yeraltına inse, orada onu bekleyen uğursuz bir şeyler mutlaka çıkardı. Yeraltı geçitlerine ve tünellere duyduğu güvensizliğin tek rakibi, denize olan nefretiydi.
En azından bu tünel kuru görünüyordu.
Sunny kaşlarını çatarak zihnini boşaltmaya çalıştı ve vücudunda kalan o son az miktardaki özü dolaşıma sokmaya odaklandı.
Bundan sonra neyle karşılaşırsa karşılaşsın, hazır olmak zorundaydı.
Samara, özünün tamamen tükenmesinin ardından kendini toparlamaya çalışıyordu; Quentin ise durmaksızın yaralı askerleri iyileştirmekle meşguldü. Kim ve Luster, sivil nakliye araçlarının saha tamiratını yapıyorlardı. Uykucu, Yutan Bulut'tan kaçarken harcananların yerine yenilerini koymak için zehirli mermiler hazırlıyordu. Çavuş Gere'in cephane stokları öyle bir raddeye gelmişti ki artık her bir merminin hesabı yapılmalıydı.
Sadece Belle ve Dorn boştaydı. Sunny de bu yüzden keşif görevinde kendisine eşlik etmeleri için onları seçmişti. Tünelin çıkışının ne kadar uzakta olduğunu öğrenmek, en azından konvoyu içeri sürmeden önce yolun büyük bir kısmını kolaçan etmek istiyordu.
Tünelin ne kadar uzun olduğunu bilen yoktu. Antarktika'nın merkezinde, arazinin düz yollar yapılmasına izin vermeyecek kadar engebeli olduğu dağların arasında bunlardan çokça vardı. Bir yol, etrafından dolaşamayacak kadar geniş bir dağ kütlesine çarptığında, insanlar kestirme bir geçit oluşturmak için dağın bağrını delip geçmeyi tercih etmişlerdi.
Bu yüzden tünellerin uzunluğu birkaç düzine metreden başlayıp on kilometreye kadar değişebiliyordu. Çoğu Karanlık Zamanlar'da inşa edilmişti. Sonraları, bitmek bilmeyen savaşlar, iklim felaketleri ve Kabus Büyüsü'nün gelişiyle insan nüfusu azalıp savunması kolay birkaç büyük şehre sıkışınca, bu dağ yollarının çoğu kaderine terk edilmişti.
Dolayısıyla bu tünel hakkında hiçbir bilgi yoktu ellerinde. Birkaç yüz metre de olabilirdi, bir düzine kilometre boyunca da uzanabilirdi. Bölgenin coğrafyasını düşünen Sunny, ikincisinin gerçek olmasından şüpheleniyordu.
Gaddar Bakış'ı çağırıp Belle ve Dorn'a baktı.
"Hazır mısınız?"
Başlarıyla onayladılar.
"Hazırız, komutanım."
Gergedan'ın önünde duruyorlardı. Birkaç kişi bu üç sıra dışı savaşçıya bakıyordu ama onları uğurlamak için sadece Profesör Obel yanlarına yaklaştı.
"Dikkatli olun, gençler. Bu tarz yerler oldukça tehlikeli olabilir. Ayrıca ateşle ilgili hiçbir anı veya yetenek kullanmayın... yerin altındayız, içerideki oksijeni bir an içinde yakıp bitirmek çok kolay olur."
Sunny, dışarıdan son derece kendinden emin görünse de içindeki gerginliği gizlemeye çalışarak yaşlı adama baktı.
"Bilmemiz gereken başka bir şey var mı?"
Profesör Obel bir an düşündükten sonra omuz silkti.
"Bu tünellerin birçoğu, savaşın son dönemlerinde sığınak olarak kullanılmak üzere birkaç kez ek kazı işlemlerinden geçti... gerçi o dönemlerin isimleri size pek bir şey ifade etmeyecektir. Kısacası, tünelin yapısının beklediğiniz kadar düz ve sade olmadığını görebilirsiniz."
Sunny içini çekti.
"Peki. Biz çıkıyoruz o zaman. Eğer iki saat içinde dönmezsek... dürüst olacağım, eğer bir şey beni öldürmeyi başarırsa, yakında hepiniz öleceksiniz demektir. O saatten sonra yapabileceğiniz pek bir şey kalmaz."
Güven verici bir şekilde gülümsemeye çalıştı ama beceremedi, sadece arkasını döndü.
Yol gösterici ışıklı anılarını yanlarına alan Sunny ve adamları, gergin nöbetçilerin yanından geçerek arkalarına bile bakmadan karanlığın içine daldılar.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.