Görev Dağılımı

Kısa bir molanın ardından hırpalanmış konvoy yeniden harekete geçti. Gergedan en önde ilerliyor, onu beş sivil nakliye aracı takip ediyordu. İki askeri araç yanlardan eşlik ederken, iki araç da arkadan güvenliği sağlıyordu. Dağların derinliklerine ilerledikçe bu formasyonu korumak imkansızlaşacaktı ancak şimdilik yollar yeterince genişti.

Keskin bir virajı dönüp kıyı şeridinden uzaklaştılar ve yavaş yavaş dağ eteklerine tırmanmaya başladılar. Gergedan’ın komuta merkezindeki onlarca ekranı izleyen Sunny, bir ay önce LO49’a giderken gölgeleriyle tüm bu bölgeyi keşfetmiş olduğu için içten içe şükrediyordu.

Dağ yollarındaki her kıvrımı, yamaçların yapısını, derin kanyonları ve hangi rotayı izlemesi gerektiğini kabataslak biliyordu. En tehlikeli noktaların nerede olduğunu, geniş çaplı bir pusunun onları nerede bekleyebileceğini ve nerede kamp kurulabileceğini zaten önceden öğrenmişti.

Dağların bu kesimi adeta bir labirenti andırıyordu ve sivil nakliye araçları Gergedan’ı takip ettiği için hareket kabiliyetleri ciddi ölçüde kısıtlanmıştı. Konvoyun geçebileceği rota sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi; neyse ki Sunny hepsini aklına kazımıştı.

Elbette bir ayda çok şey değişmiş olabilirdi. Üç Aziz ile bilinmeyen bir Titan arasındaki o yıkıcı savaş, kuzeydeki birkaç dağ zirvesini haritadan silmiş ve şiddetli bir depreme yol açmıştı. O çarpışmanın sadece zayıf bir yankısı bu bölgeye ulaşmış olsa da, yer şekillerini değiştirmeye yetip de artmıştı bile.

Eskiden açık olan yolları kapatan kaya düşmeleri ya da tamamen çöküp yok olan yollarla karşılaşabilirlerdi. Birkaç buzul yerinden oynamış ve önüne çıkan her şeyi silip süpürmüş olabilirdi. Ve tabii ki, karanlıkta pusuya yatmış bekleyen düzinelerce kabus yaratığı sürüsü vardı.

Bir de kar meselesi vardı. Tipi etkisini yitiriyor gibi görünse de dünyayı çoktan beyaz bir örtüyle kaplamıştı. Bu yüzden Gergedan, kama şeklindeki koçbaşını indirmek ve konvoyun ilerlemesi için yolu temizlemek zorunda kaldı. Gururlu savaş makinesi, bir anda kar küreme aracına dönüştürülmüştü.

İlerleyiş işkence derecesinde yavaştı.

Sunny bir yandan öncü keşif yaparken bir yandan da konvoyun idaresi üzerine derin derin düşünmek zorundaydı. Sorunları daha ortaya çıkmadan öngörmek ve mümkünse engellemek istiyordu. Küçük bir grubu komuta etmek kolaydı ancak şimdi yüzlerce insanın canı ona emanetti. Görevin karmaşıklığı ve ilgilenmesi gereken onca detay şimdiden başına ağrısı sokmaya başlamıştı.

Karanlığın kaçınılmaz gelgiti tarafından yavaş yavaş yutulan, savaşın harap ettiği kıyamet vari bir coğrafyada bir mülteci kafilesine rehberlik etme cüreti göstermek, başlı başına göz korkutucu bir sınavdı.

"En azından bu sefer devasa bir kule yok."

Sunny acı acı gülümsedi ve başını çevirip dış kamera görüntülerini donuk bir ifadeyle izleyen Beth’e baktı.

Bakışlarını üzerinde hisseden Beth ona döndü.

"Ne var?"

Sunny genç kadını bir an süzdü.

"Beth, senin idari tecrüben var, değil mi?"

Genç kadın kafa karışıklığıyla kaşlarını çattı.

"Yani, sayılır. Profesör adına bu tarz işleri yürütürdüm. Bir araştırma tesisini yönetmek sandığından çok daha fazla evrak işi gerektiriyor."

Sunny başıyla onayladı.

"Güzel. O zaman tebrikler. Artık mültecilerin sorumlusu sensin."

Beth birkaç kez gözlerini kırpıştırdı.

"Ne? Dur bir dakika... Ne demek istiyorsun?!"

Sunny omuz silkti.

"Demek istediğim, onların refahından sen sorumlusun. Yemek, su, sağlık, moral... Siviller arasından güvenilir insanlar bul ve kendi başına halledebileceğin sorunları onlarla koordine et. Kalanları bana raporla. Sivillerle benim aramda bir filtre görevi göreceksin, anladın mı?"

Genç kadın yüzünü ekşitti.

"Anlıyorum ama benim önceliğim Profesör."

Sunny elini geçiştirircesine sallayarak başını iki yana büktü.

"O da bir sivil, değil mi? Madem bir mülteci konvoyuna eşlik ediyoruz, her şeyin tıkırında ilerlemesi senin de çıkarına. Konvoy ne kadar güvende olursa, yaşlı adam da o kadar güvende olur. Her halükarda, bu işleri birine devretmem lazım. Yoksa askeri meselelere odaklanamam ve Profesör de dahil olmak üzere hepimizin güvenliği tehlikeye girer. Sivil işlerini onun hayatını senin kadar umursamayan birine mi emanet etseydim?"

Beth ona bir an dik dik baktı, sonra küçümser bir tavırla burnundan soludu.

"Pekala. Ben kahya olayım bari, sen de bekçi köpeği."

Sunny sırıttı.

"Kulağa harika geliyor. Duyduğuma göre köpekler bütün gün uyuyup ödül maması alıyormuş. Kim böyle bir hayat istemez ki?"

Genç kadın ona garip bir bakış attı ama cevap vermedi.

Bir kanyonun yamacına tutunmuş dağ yolunun üzerinde, karla kaplı sarp bir uçurum yükseliyordu. Uçurumun yüzeyindeki karanlığa gömülmüş derin bir sette, uğuldayan rüzgardan saklanan bir düzine canavar formunda yaratık yatıyordu.

Kabus yaratıkları dinleniyor, kan çanağına dönmüş gözleriyle amaçsızca tipiyi izliyorlardı.

Sonra bir şey değişti.

Zayıf bir koku almışçasına kıpırdandılar. Ağızlar açıldı, kurumuş derilerinin altındaki kaslar oynamaya başladı. Birer birer karların arasından doğruldular ve kulak kabarttılar.

Uzaktan, motorların belli belirsiz uğultusu ve tekerleklerin hışırtısı duyulabiliyordu. Aşağılık yaratıkların gözlerinde çılgınca bir açlık ateşi yandı, boğazlarından hırıltılı gürültüler yükseldi. Güçlü pençelerini kullanarak setin kenarına doğru hamle yaptılar; dişlerini insan etine geçirmek için yanıp tutuşuyorlardı.

Ancak bunu yapamadan, aralarında bir gölge aniden hareketlendi ve sürünün tam ortasına bir şey inerek karları havaya savurdu. Yaratıkların gelenin ne olduğunu anlamak için sadece bir anı vardı.

Orada, tam ortalarında, simsiyah işlemeli bir zırh kuşanmış zarif bir şövalye duruyordu. Elindeki göz alıcı yeşim kılıcı havaya kaldırdı. Bir salise sonra, beyaz çelik havayı yardı.

Gergedan’ın içinde Sunny, kulaklarına fısıldayan Büyü’nün sesini dinlemek için bir an gözlerini yumdu. Konvoy dağların tepelerine doğru tırmanıyordu. Yavaş ilerliyorlardı ama henüz ciddi bir sorunla karşılaşmamışlardı.

Birkaç dakika sonra, yan taraftaki araçlardan birinden aniden telsiz mesajı geldi.

"E... endi Sunl... ss, efendim!"

Çavuş Gere’in sesi parazitler yüzünden kesik kesik geliyordu. Sunny ses kalitesini artırmak için birkaç düğmeyle oynadı ve sordu:

"Ne oldu? Bir tehlike mi var?"

Adam kısa bir duraksamanın ardından, sesindeki tereddüdü gizleyemeden cevap verdi.

"Hayır... Yani, evet. Bilmiyorum efendim. Sadece, ilerideki uçurumun yamacından aşağıya... kan akıyor."

Sesi gergindi.

Gelen cevap bir saniye sonra askeri yerinden sıçrattı.

"Boş ver onu. Durum kontrol altında. Gözünüzü dört açın ve ilerlemeye devam edin."

Gere elindeki telsize, sonra da yanındaki askere baktı.

"Durum kontrol altındaymış."

Diğer asker ürperdi.

"Öyle diyorsa öyledir."

Üzerinden kan sızan uçurumun yanına ulaştılar ve önünden geçip gittiler. Hiçbir şey olmadı.

Benzer garip olaylarla dolu birkaç saat daha geçti. Ancak hiçbir ucubet, konvoyu ciddi bir tehlikeye atacak kadar yaklaşmayı başaramadı. Akşam çöktüğünde ve tipi gökyüzündeki yıldızları görecek kadar dindiğinde, nihayet varış noktasına ulaştılar.

İleride, yüksek kayalıkların arasına gizlenmiş, eski ve terk edilmiş bir sığınağın girişi görünüyordu.

Önümüzdeki birkaç gün boyunca burası onların kalesi olacaktı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.