Bicimsiz Yetenegi, Ruh Yılanı’nın sahibinin ruhundaki her gölgeye bürünmesini sağlıyordu; tabii bu gölge, kendisiyle aynı ya da daha düşük Sınıf ve Seviyede bir yaratığa ait olduğu sürece.
Yılan bir kez dönüştü mü sadece o yaratık gibi görünmekle kalmaz, onun özelliklerini ve yeteneklerini de devralırdı.
Ancak Sunny, Yılan değildi.
Zihnini ve bedenini gölgelerin o biçimsizliğine ayak uyduracak şekilde eğitmiş olsa da nihayetinde bir insandı. Gölge Adımı’nı kullanarak soyut bir forma bürünse bile aynı mistik yetenekten faydalanamazdı.
Yine de gölgelere hükmedebilir, onları somut formlara sokabilirdi.
Peki bu ne anlama geliyordu?
Siyah böcek selinde yavaş yavaş boğulurken, sivri çenelerin tenini kazıdığını hisseden Sunny dövüşmeye... ve düşünmeye devam etti. Zihnindeki düşünceler çaresiz ve hummalıydı fakat aynı zamanda tuhaf bir biçimde sakindi.
Gölge Tezahürü’nü ilk kullandığı zamanlar yaptığı şey çok basitti; biçimsiz gölgeleri somutlaştırıp harekete geçirmekten ibaretti. Gölgelerin tek formu hareketin kendisinden ibaret olduğu için koyu renkli dokunaçlara benziyorlardı.
Daha sonra Sunny, gölgeleri zorlanmadan daha düzenli biçimlere sokabilmek için uzun süre antrenman yaptı. Zincirler, bıçaklar, duvarlar ve daha nicesi... Bunlarla birkaç inanılmaz başarım elde etmişti. Uçsuz bucaksız bir uçurumun üzerine köprü kurmak, heybetli bir Titanın ilerleyişini durdurmak... Bir Ustanın harcı olmaması gereken işlerdi.
Yine de Gölge Tezahürü’nü kullanırken ulaştığı en üst nokta gölge ellerdi. Sunny’nin yaratabildiği karartı zincirler kadar güçlü, dayanıklı ve çok sayıda olmasalar da yapıları kıyaslanamayacak kadar karmaşık ve incelikliydi. Bir elin sert bir kıkırdak dokuya, esnek eklemlere, onlarca hareket serbestisine ve insanların durup üzerinde neredeyse hiç düşünmediği daha pek çok ayrıntıya sahip olması gerekiyordu.
Tek bir eli kontrol etmek bile son derece çetrefilliydi.
Şu anda Sunny iki tip gölge elini ustalıkla kullanabiliyordu: Daha kaba ve iri olanlar savaş sırasında bağımsız bir güç olarak hareket ediyor, kendi vücut boyutlarındaki daha kıvrak olanlar ise karmaşık işlerde ona ekstra bir çift el sağlıyordu.
Yani... Zaten eller ve kollar yaratabiliyorsa, gölgeleri eksiksiz bir yaratık formuna sokmasını engelleyen neydi?
Karanlık nehir onu geriye doğru iterken yarattığı barajda derin çatlaklar belirdi ve Sunny hırladı. Arkasında Belle, Dorn ve Kim, sayısı her an artan bu aşağılık böceklere karşı koymakta güçlük çekiyordu. Tam o an Dorn, balyozunu indirmekte salise farkıyla gecikti ve küçük yaratıklardan biri zırhının üzerine kondu.
Efsunlu metal anında yarıldı. Ancak böcek dev adamın tenini delip içeri girmeden hemen önce Kim’in meçesi parıldadı ve mahluku delip geçti. Sivri bıçak Dorn’u da yaralamıştı ama hafif bir kesik almak, katil bir yaratığın iç organlarını parçalamasından katbekat iyiydi.
Sunny kasvet günahı’nı savururken dişlerini sıktı.
Onu engelleyen neydi? Cevap çok basitti... Karmaşıklık.
İşlevsel bir el biçimlendirmek bile zaten kıyas kabul etmez derecede zordu. Anında eller oluşturmayı öğrenmek için gölgelerle epey vakit harcamıştı; canlı ve hareketli bir yaratık formu yaratmak ise yüz, hatta bin kat daha zor olmalıydı.
Üstelik böyle bir yaratık pek öldürücü de sayılmazdı; nihayetinde Yükselmiş bir silahtan daha karmaşık bir şey olmayacaktı.
Yine de Sunny’nin elinde tüm bu sorunları çözebilecek bir şey vardı...
Gölge Dansı bilgisi.
Gölge Dansı bir insanı ya da yaratığı gözlemlemesini, onun tarzını ve fiziğini en ince özüne kadar öğrenip gölgelemesini sağlıyordu. Nasıl hareket ettiklerini, nasıl düşündüklerini, ne hissettiklerini ve ruh özünün bedenlerinde nasıl aktığını kestirebiliyordu. Tabii bedenin yapısını içsel olarak anlamasaydı bunların hiçbiri mümkün olmazdı.
Sunny bir bedenin nasıl şekillendiğini ve içgüdüsel düzeyde nasıl çalıştığını bilirse, gölgeleri o forma zorlama işi çok ama çok kolaylaşırdı.
Ayrıca bu formu bağımsız hareket ettirmek zorunda da değildi. Sadece gölgelerin kendi kuvvetine güvenmek yerine kendi gücünü o form üzerinden aktarmak için, onu etrafında bir kabuk gibi inşa edebilirdi... Kendi gölgelerinin bedenini sarmaladığı gibi, bunu da üzerine giyebilirdi.
"Bu... Kabus Yaratığı şeklinde bir dış iskelet zırhı gibi... Tam tersi olmak yerine, gücünü benden alan gölgelerden bir kabuk..."
Başarabilirse, tıpkı Ruh Yılanı gibi bir Kabus Yaratığı’nın biçimine bürünebilecekti. Tabii arada muazzam bir fark olacaktı. Gölesinin aksine Sunny yaratığın niteliklerini ve yeteneklerini devralmayacaktı ama fiziki formun kendisi bile yeterliydi.
Derin bir nefes aldı, az kalsın böceklerden birini yutuyordu. Yüzünde vahşi bir ifade belirdi. Geriye doğru sıçrayarak üstüne atlayan haşereden kıl payı kurtuldu.
Bunu gerçekten başarabilir miydi? "Öğrenmenin tek bir yolu var..."
Ancak böyle bir şeye yeltenmek için Sunny’nin iki şeye ihtiyacı vardı. İlk olarak, uygun ve kendisine son derece tanıdık gelen bir form seçmeliydi. Bir yaratığın şeklini ne kadar iyi bilirse başarı şansı o kadar yüksek olurdu... Yıllar boyunca sayısız ucubeyi gölgelemiş olsa da yeniden yaratabileceğinden emin olduğu pek azı vardı.
İkincisi... Dikkatini dağıtacak hiçbir şeyin olmadığı bir zamana ihtiyacı vardı. Birkaç saniye bile olsa, ilk kez böylesine çılgınca bir şeye kalkışmak kıran kırana bir yakın dövüşün ortasında yapılacak iş değildi.
Dönüşmek için bir canavar bulabilirdi ama birkaç saniyelik huzuru elde etmek çok daha zordu.
Meğerki...
Bir süre önce aklına gelen o tuhaf fikir birden zihninde yeniden belirdi.
Yeşim kılıcının yan tarafıyla indirdiği yıkıcı bir darbeyle yüzlerce böceği ezdi. Ardından tükenmek bilmeyen haşere nehrine peş peşe darbeler indirmeye devam ederken aynı zamanda yeni bir Hatıra çağırdı.
Çok geçmeden Sunny’nin önünde, üzerine rahatça uzanabileceği büyüklükte, alaşımdan yapılma devasa bir sandık belirdi.
Bu, Açgözlü Zula’ydı.
Sunny Hatıra’ya kapağını açmasını emretti, ardından sandığı yan yatırıp hızla arkasına saklandı. Gölge Feneri’nden salınan en derin ve en kadim gölgeleri geri çağırarak onları canavarca bir forma sokmayı umuyordu...
Zula bir depolama Hatırası’ydı ve artık kapasitesi oldukça büyüktü. Antarktika’da geçirilen ayların ardından o alanın çoğu boşalmıştı.
İki kısıtlama dahilinde alaşım sandığın içine her türlü şey depolanabilirdi: Eşyalar çok büyük olmamalıydı ve canlı olmamalıydılar.
Ancak bu siyah böcekler... Canlı değildi. Sunny onların ne olduğunu bilmiyordu ama yaratıklar benzer bir kısıtlamadan muzdarip olan Gölge Adımı’yla onunla birlikte seyahat edebildiklerine göre, Zula’nın da onları yutabileceğine inanmak için geçerli bir sebep vardı.
...Ve öyle de oldu.
Siyah böcek seli ile Ölüm İsteği’ni giyen Sunny’nin arasında duran alaşım sandık, dipsiz bir kuyu gibiydi. Aşağılık yaratık nehri, Zula’nın dibini delip arkasındaki insana ulaşma umuduyla içine akıyordu. Ancak hepsi de mekânsal depolama alanının içinde kaybolup gitti.
Bir saniye geçti, ardından bir saniye daha... Sayısız binlerce böcek Zula’nın karanlık uçurumuna girdi ve bir daha ortaya çıkmadı.
Bir saniye sonra depolama alanı taşmaya başladı. Sandığın kapağı anında kapandı ve Hatıra, beyaz kıvılcımlardan oluşan bir kasırgaya dönüşerek dağıldı.
Böcek nehri insanı yutmak için ileri atıldı...
Ancak kıvılcım perdesinin içinden yükselen şey bir insan değildi.
Yaklaşık üç metre boyunda, oniks karası derisi ve iblisane bir canavar yüzü olan korkunç bir yaratıktı. Ağzı keskin dişlerle doluydu ve koyu, sert saçlarının arasından uzayan dört uzun boynuz kafasını bir taç gibi süslüyordu.
Yaratığın sivri pençelerle biten dört eli ve uzun, kıvrımlı bir kuyruğu vardı. Gözleri kapkaraydı, irisleri yoktu ve dikey, öfkeli iki göz bebeğine sahipti.
Ağzından korkunç bir hırlama yükseldi. 'Başardım.'
...Sunny elbette en iyi bildiği yaratığın formunu seçmişti.
Gölgedölü İblisi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.