Gecenin Ortasında Sessiz Bir Avcı

Soğuk okyanusun çağrısına kapılıp sessizce ölüme yürüyen insanları durdurabilecek tek kişi Sunny’ydi. Ödünç aldığı hatıraları geri verse, Ölümsüz Zincir’i bir başkasına devretse bile, o kişi dört gölgenin sağladığı güçlendirmeden mahrum kalacaktı. Bu ek destek olmadan zihin tılsımını kırmak imkansızdı.

Bu durumun tek bir iyi yanı vardı; Sunny lanetten bir kez kurtulduktan sonra zihinsel savunmasını o kadar yüksek seviyede tutmak zorunda kalmamıştı. Sanki o bilinmeyen yaratığın nüfuzuna karşı artık bağışıklık kazanmış gibiydi.

En azından şimdilik.

Tılsımı, cıva gibi parlayan pelerini ve çakmaktaşı hançeri sahiplerine iade etti. Gölgelerinden biri Profesör Obel’i takip etmeye devam ederken, diğer üçü ne olur ne olmaz diye Ölümsüz Zincir’in etrafına dolanmış halde kaldı. Ardından herkes işe koyuldu.

Büyülenmiş olanları fark edebilen tek kişi Sunny olsa da, bu durum diğerlerinin yardım edemeyeceği anlamına gelmiyordu. Artık neyle karşı karşıya olduklarını tam olarak bilen Verne, kalenin güvenlik protokollerini düşmanın kurbanlarını çalmasını zorlaştıracak şekilde yeniden düzenleyebilirdi.

Askerlere yeni talimatlar yağdırıldı, hayati görevi olmayan tüm personel ise kalacakları odalara kapatıldı. Sonuçta dışarı çıkamazlarsa suya ulaşmaları da pek mümkün olmazdı.

Sunny ise...

Karanlık kumsala doğru yürürken içini çekti. Hışırtıyla kıyıya vuran dalgaların hemen dibine işlemeli ahşap bir sandalye yerleştirip sırtını okyanusa, yüzünü kalenin duvarlarına dönerek oturdu. Soğuk rüzgarın altında bir an ürperdi, arkasına yaslanıp rahat bir tavırla bacak bacak üstüne attı.

"Hava da amma ayazmış..."

Dünya karanlığa gömülmüştü; etrafındaki tek ses rüzgarın uğultusu ve dalgaların bitmek bilmeyen fısıltısıydı. Sırtını okyanusa dönüp oturmak hiç de hoş bir his değildi, hele ki o ışık girmeyen derinliklerin altında bir yerlerde Yozlaşmış bir Dehşet saklanırken.

Sunny’nin içini rahatlatan tek şey, kalenin duvarının gölgesinde elinde Morgan’ın savaş yayıyla bekleyen Saint’in kıpırtısız silüetiydi. Yine de endişelenmesi gereken çok şey vardı.

İnsanların suya ulaşmasını gerçekten engelleyebilecek miydi?

Karşı mı koyacaklardı yoksa uysalca L049’un içine geri mi döneceklerdi?

...Ve en önemlisi, besin kaynağı aniden kesilirse o Dehşet ne yapardı? Sunny, yaratığın onları öylece kendi hallerine bırakacağından şüphe duyuyordu.

Tek umudu, yaratık asıl saldırısına geçmeden önce kurtarma gemisinin gelmesi ve mürettebat da büyüye kapılmadan hepsini oradan çekip çıkarmasıydı.

Sunny bir kez daha içini çekip gölgelerini serbest bıraktı ve ileri sürdü. Gölgeler duvara tırmanıp üç farklı noktada gözcü pozisyonu alarak birbirinden ayrıldı.

Bundan sonra yapılabilecek tek şey beklemek ve arkasındaki dalgaların hışırtısını dinlemekti.

Bir dakika geçti, bir dakika daha. Sonra birkaç dakika daha devrildi.

Sunny yanında getirdiği termosu açıp kendine bir fincan mis kokulu kahve koydu. Dondurucu soğukta kahvesini yudumlarken, okyanus sanki umurunda değilmiş gibi yapmaya ve beklemeye devam etti.

Yaklaşık bir saat sonra duvarda bir insan figürü belirdi. Sunny uykusunu dağıtmak için yüzüne bir tokat attı, termosu kenara bırakıp ayağa kalktı. Gölgelerin arasından attığı tek bir adımla büyülenmiş kişinin yanına ulaştı.

Adamı tanıyordu. Yerel garnizondan sorumlu uyanmış subaylardan biriydi. Bu asker, iki haftaya yakın süredir uykusuz olmasına rağmen normalde neşeli ve enerjik biriydi. Ama şimdi, yüzünde bomboş bir ifade vardı; feri gitmiş gözlerinde en ufak bir ışık kırıntısı bile yoktu.

Sunny, yavaş adımlarla ilerleyen uyanmış ile duvarın kenarı arasında durdu.

Bu kez yol vermek için kenara çekilmedi.

Aksine bir an tereddüt ettikten sonra elini askerin omzuna koyup onu durdurdu. Adam olduğu yerde saydığının farkına varmadan birkaç tuhaf adım daha attı.

Sonra durdu ve başını yavaşça çevirerek Sunny’ye o sakin, cam gibi gözlerle baktı.

"Lanet olsun. Çok tekinsiz!"

Sunny bir şeyler söylemek için ağzını açtı ama tam o anda yediği sert bir darbeyle geriye uçtu. Korkuluklara çarpıp onları parçaladı ve duvardan aşağı yuvarlanarak aşağıdaki kayalıkların üzerine pek de asil olmayan bir şekilde yığıldı.

"Ah... Bu da ne?"

Bu darbe, sıradan bir uyanmışın gücünün çok ama çok ötesindeydi. Gölgeleriyle vücudunu güçlendirmemiş olsa bile Sunny bir usta seviyesindeydi. Ayrıca emrinde dört çekirdek ve koca bir öz denizi vardı.

Büyülenmiş subay nasıl bu kadar güçlü olabilirdi?

Küfürler savurarak yavaşça yerden kalktı. Aynı anda uyanmış asker, birkaç adım ötesindeki kayalara iniş yaptı; hafifçe yalpaladıktan sonra karanlık dalgalara doğru yürüyüşüne devam etti. Sunny artık yolunu kapatmadığı için asker ona zerre dikkat etmiyordu.

"O kadar hızlı değil, seni gidi budala..."

Gölgelerden uzun bir zincir var eden Sunny, ucuna bir ilmek atıp ileri fırlatarak büyülenmiş adamı yakaladı. Askerin sergilediği o beklenmedik gücü hesaba katarak işini garantiye almak için bir zincir daha ekledi ve hafifçe sırıttı.

"Heh... Tıpkı eski günlerdeki gibi."

Dağ Kralı’na zincir savurduğu o anlar hala zihninde capcanlıydı.

Verne’in subayının tamamen hareketsiz kaldığından emin olan Sunny, onu geri sürükleyip duvara tırmandı.

Birkaç dakika sonra, hafifçe nefes nefese eski gözlemevine ulaştı ve içeri girdi. Orada ilk birkaç muhafaza ünitesi inşa edilmişti; bir ekip aceleyle yenilerini yapıyordu. Sunny’ye kafa karışıklığıyla baksalar da zihin tılsımının etkisiyle dikkatleri hemen dağıldı ve işlerine döndüler.

İşçileri görmezden gelen Sunny, en yakındaki üniteye yönelip büyülenmiş subayı içeri fırlattı ve kapıyı kilitledi. Bir uyanmış için bile böyle bir hücreden kaçmak mümkün olmamalıydı.

Bir an sonra, içeriden muhafaza hücresinin duvarlarına inen öfkeli darbeler yapıyı sarstı. Ancak sağlam yapı sonunda dayandı. Kurtulamayacağını anlayan büyülenmiş asker, okyanusa en yakın köşeye gidip oraya sindi ve öylece kalakaldı.

Hiçbir şey yapmadan, bir heykel gibi kıpırtısızca orada duruyordu.

Sunny yavaşça nefesini verdi.

"Güzel, bu fena değil."

Büyülenmişlerin, okyanusa ulaşmak imkansız olsa bile kendilerini kafeslerin duvarlarına vurup kafalarını parçalamalarından korkmuştu.

"Ah... Usta Sunless? Ne ara geldiniz?"

Elinde artık asker olmadığı için işçiler sonunda varlığını fark etmişti. Şaşkın gözlerle ona bakıyorlardı.

Sunny birkaç kez gözlerini kırpıştırdı ve gülümsedi.

"...Devam edin. Ben sadece geçiyordum."

Tam o sırada gölgeleri, duvara tırmanan bir başka insanı daha fark etti.

Sunny içini çekti, bir an duraksadı ve sonra tekrar gölgelerin arasından geçerek oradan kayboldu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.