Sunny, Profesör Obel'in kaldığı yurt kulesine doğru yola çıktığında ortalık çoktan aydınlanmıştı. Soğuk giderek daha da bastırıyor, bıçak gibi keskin rüzgâr tenini acımasızca yalıyordu.
Oldukça tuhaf bir atmosfer vardı. Kış Canavarı'nın kaçınılmaz saldırısına dair haberler şehre yayıldıktan hemen sonra, sanki tüm halk aklını yitirmişti. Korku, panik ve çaresizlik, kuşatma başkentini sarmalayan yangın gibi yayılmış, her şeyi zifiri bir kaosa sürüklemişti. Falcon Scott bir süreliğine yaralı, çıldırmış bir canavara dönüşmüştü sanki.
Ama şimdi, karla kaplı sokaklara garip bir sessizlik hâkimdi. Limanın yakınlarında bile o kalabalık canavar uslanmış, uysallaşmıştı. Birkaç gemi daha yanaştı, milyonlarca insan daha şehirden tahliye edildi.
Geriye kalanlar ise ya kaderlerine razı oldu ya da her şeyden tamamen vazgeçti.
Umut etmeyi bıraktıkları an, korkuları da yok olup gitti. Panik havası dağıldı. Sunny şehirde ilerlerken acımasız gerçeklikle farklı şekillerde başa çıkmaya çalışan insanlara rastladı. Kimisi tamamen hissizleşmiş, bıkkın bir haldeydi. Kimisi ise garip bir huzura kavuşmuş gibi görünüyordu. Herkes teselliyi kendine göre bir yolda bulmuştu.
Hatta ellerinde sandalyeler, taşınabilir ısıtıcılar ve yiyeceklerle en yüksek binaların çatılarına tırmanan gruplar bile gördü. Titanın gelişini izleyecek, sonlarını birlikte karşılayacaklardı.
Diğerleriyse yerin olabildiğince derinlerine sığınmaya çalışıyordu. Falcon Scott gibi bir kuşatma başkentinde fazlasıyla dayanıklı yeraltı sığınakları vardı kuşkusuz. Yine de yaklaşan felaketten oralara saklanarak kaçabileceklerini sanıyorlarsa fena halde yanılıyorlardı. Hiçbir donmuş toprak katmanı ya da sıradan savunma hattı Yozlaşmış bir Titanı durdurmaya yetmezdi.
Erebus Sahası'nda da sığınaklar vardı ama o eşikten içeri giren tek bir kişi bile sağ çıkamamıştı. Üstelik Goliyat, Kış Canavarı'nın yanında solda sıfır kalırdı.
Sunny'ye gelince... O henüz havlu atmamıştı. İçinde hâlâ dövüşecek bir gram da olsa irade kalmıştı.
Saatlerdir o iğrenç dehşeti yok edemese bile en azından yavaşlatmanın, onu oyalamanın bir yolunu arayıp duruyordu. Ne yazık ki...
Ne kadar kafa yorarsa yorsun, kazanmanın hiçbir yolunu bulamıyordu.
Düşman çok güçlüydü, elindeki bütün kozlar tükenmişti. Bir şeyler hazırlayacak zamanı yoktu; vakti olsa bile yoktan bir mucize daha yaratabileceğinden emin değildi.
Goliyat'ı öldürmek zaten akılalmaz bir başarıydı. Eskiden, ilk Azizlerin Yükselişi'nden önce, tek bir Düşmüş Titanı katletmek Valor klanının onlarca yılını alırdı. Oysa Sunny o korkunç taş devasa yaratığı tek bir saniyede yerle bir etmişti.
Sadece iki saniye daha gecikseydi şehir muhtemelen çoktan haritadan silinmiş olacaktı. Titanlar işte bu kadar dehşet vericiydi.
Yükseliş —ya da Yozlaşma— yolunda ilerledikçe, basamaklar arasındaki mesafe katlanarak büyüyordu. Bir Dehşet ile bir Titan arasında muazzam bir uçurum, Düşmüş bir yaratık ile Yozlaşmış olanı arasında ise dipsiz bir kanyon vardı.
Sunny'nin aklına tek bir mantıklı fikir gelmemişti. Kendi gücü yetersizdi, etrafta gücün ödünç alınabileceği daha güçlü tek bir ruh bile yoktu.
Gerçekten hiç mi umut yoktu?
Her şeye rağmen bu gerçeği kabul etmek istemiyordu. Yine de kalbinin üzerine ağır bir şüphe gölgesi çökmüştü.
Sunny yurt kulesine yaklaşırken zihni Gere ve Carin'e kaydı. Falcon Scott'a getirdiği tüm insanları ve onları hayatta tutmak için harcadığı çabayı hatırlayınca içini zifiri bir karanlık kapladı.
Şimdi neredeydiler acaba? O isimsiz Uyuyan, bir zamanlar kendisine "Amca" diyen o çocuk, kolunu Yutan Bulut'a kaptıran o cesur asker...
Tahliye edilmişler miydi? Yoksa hâlâ buralarda, felakete sürüklenen bu şehrin bir köşesinde miydiler? İki yüz milyon insanın büyük kısmı çoktan şehirden ayrılmıştı, bu yüzden... burada kalmış olma ihtimalleri düşüktü...
Yurdun girişinde durup kapının her iki yanında biriken kar yığınlarına baktı.
Ona sandviçini verirken yüzü gülen o adam... Karısıyla kendisi güvende miydi?
Ve diğer sayısız insan...
Derin bir iç çekerek kuleye girdi ve Profesör Obel'in dairesine doğru ilerledi.
Yaşlı adam onu sakince gülüseyerek karşıladı.
"Usta Sunless. Gel, gel..."
Artık dairede yaşlı adamdan başka kimse kalmamıştı. İkisi bir süre sessizce durdu. En sonunda Profesör Obel içini çekti.
"Sana teşekkür etmek istiyordum. Bir süre önce senden bir ricada bulunmuştum... Benim hayatımı başkalarınınkinin önüne koyup beni kurtarmaya çalışmama istemiştim. O zaman kabul etmemiştin ama fikrini değiştirdiğin için memnunum."
Sunny yaşlı adama kasvetli bir ifadeyle baktı. O konuşmayı dün gibi hatırlıyordu. O zamanlar aptalca bir özgüvenle seçim yapmak zorunda kalmayacağını, çünkü kurtarmak istediği herkesi kurtaracağını iddia etmişti.
Teknik olarak bu sözünü tutmuştu da. Konvoy Falcon Scott'a ulaşmış, kayıplar verilse de Profesör Obel'in hayatını başkalarınınkinin önüne koymak zorunda kalmamıştı.
Uzaklardaki bu kuşatma başkentine ulaştıklarında felaketlerinin daha da büyüyeceğini kim bilebilirdi ki?
Sunny dudaklarını büzdü, ardından düz bir ses tonuyla konuştu:
"Yalan söylemeyeceğim Profesör... Bu kararınızdan hiç memnun değilim. Sizi hayatta tutmak için verdiğim tüm o mücadeleden sonra hâlâ kalmayı seçtiniz. Bütün çabalarım boşa gitmiş gibi hissettiriyor."
Boşa gitmemişti elbette. Sunny'nin yaptıkları sayesinde on binlerce —belki de milyonlarca— insan hayattaydı. Ama milyonlarca insan onun için sadece birer yüzsüz kalabalıktı. Oysa Profesör Obel ve Beth, Birinci Ordu'nun korumakla yükümlü olduğu tüm o sıradan insanların canlı birer timsali haline gelmişti zihninde.
Yaşlı adam buruk bir tebessümle karşılık verdi.
"Böyle hissedeceğini biliyordum. Senin gibi ilkeli insanlar artık kolay bulunmuyor delikanlı.
Tüm dünyanın sorumluluğunu omuzlarınızda taşımaktan alıkoyamıyorsunuz kendinizi. Fakat... dünya çok büyük Binbaşı Sunless.
Tek başına her şeyi yenemezsin. Zaten buna zorlanmamalısın da."
Sunny şaşkınlıkla adama baktı.
İşte bu gerçekten komikti.
Burnundan hafifçe hıhlamadan edemedi.
"İlkeli mi? Ben mi? Profesör... çok büyük bir yanılgı içindesiniz. Benim ilkelerim falan yok. Sadece inatçı, kindar ve biraz da kaçığın tekiyim. Hepsi bu."
Yaşlı adam kahkahayı bastı.
"Sen öyle diyorsan öyle olsun delikanlı... Her neyse, işin başından aşkındır. Seni daha fazla tutmayayım. Yine de son bir ricam olacak... Beni iletişim dizisine kadar geçirmeye ne dersin? Çalışma takvimim resmi olarak askıya alındı ama biz yaşlı mühendisler orada toplanmaya karar verdik. Kim bilir, belki de sistemin tamamını yeniden çalışır hale getiririz. Ne olursa olsun, çözülmesi son derece ilgi çekici bir problem! Şimdiden aklımda birkaç fikir var..."
Sunny bir süre adama baktı, ardından sessizce başını salladı.
Birlikte yurt kulesinden çıkıp Falcon Scott sokaklarında yürümeye başladılar, bir yandan da öylesine sohbet ediyorlardı. Zaman biraz yavaşlamış gibiydi.
Sonunda, geç kalanların gelmesini bekleyen bir düzine kadar yaşlı erkek ve kadının durduğu iletişim dizisi kompleksinin tabanına ulaştılar. Bazıları Profesör Obel'e el sallıyor, neşeli seslerle ona sesleniyordu.
Yaşlı adam el sallayarak karşılık verdi, sonra Sunny'ye dönüp gülümsedi.
"Geldik. Her şey için... çok teşekkür ederim delikanlı."
Sunny boğazına bir düğüm oturmuş gibi hissetti. Birkaç saniye duraksadıktan sonra kelimeleri zorlukla dökebildi:
"Lafı bile olmaz. Ve... ben de teşekkür ederim Profesör. Lütfen kendinize dikkat edin."
Profesör Obel onun omzuna hafifçe vurdu.
"Hayatta kalmalısın Binbaşı. Vakti geldiğinde kendini kurtarmaktan sakın çekinme. Elveda."
Son bir kez gülümsedikten sonra arkasını döndü ve kendisini dostça selamlayan diğer yaşlı mühendislerin yanına doğru ilerledi.
Sunny bir süre hareketsizce durdu, ardından o da arkasını döndü.
Lanet olsun...
Dişlerini sıktı, soğuktan titreyerek yürümeye başladı.
Yüreğine çöken o gölge artık çok daha ağırdı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.