Görkemli griffin, etrafa kar bulutları saçarak konvoyun önüne indi. Bir an sonra, sırtından atlayan bir insan figürü Sunny ile Naeve’in pek de uzağı olmayan bir noktaya ayak bastı.
Karşılarındaki adam geniş, güçlü omuzlarıyla oldukça heybetliydi. Üzerindeki hafif zırh, bilinmeyen bir canavarın elmas sertliğindeki pullarından dövülmüştü; boynuna ise mavi bir atkı gelişigüzel sarılmıştı. Saçları da gür sakalı gibi saman sarısıydı.
Yabancının parlak mavi gözlerinden keskin bakışlar süzülüyordu.
Usta Roan, Sunny ile son karşılaşmalarından bu yana pek değişmemişti. Gökyüzü Gelini’nin kocası eskisinden biraz daha hırpalanmış ve yorgun görünüyordu ama sakalının boyu sayılmazsa her şeyiyle tamamen aynıydı.
Nasıl oluyor da bu adam her geçen gün daha da yakışıklılaşıyor? Sunny birkaç kez gözlerini kırpıştırdı, ardından hafifçe gülümsedi.
Roan’ı kanlı canlı ve sapasağlam görmek güzeldi.
Şöyle bir düşününce, bu ani ortaya çıkış mantıklı geliyordu. Ak Tüy klanının tamamı Antarktika’ya sürülmüşken, Roan başka nerede olabilirdi ki?
Karşılarındaki adam ise bir an konvoyu süzdükten sonra Sunny ve Naeve’e doğru ilerledi. Yaklaştıkça adımları yavaşladı, yüzünde tuhaf bir ifadeyle onlara baka kaldı. Ardından Roan’ın çehresine şaşkın bir gülümseme yayıldı.
"Sunless? Dur bir dakika... Sen misin? Antarktika’nın şu meşhur İblis’i sen misin yani?"
Sunny yerinde hafifçe kıpırdanıp utançla boğazını temizledi.
"Şey... Evet? Bugünlerde beni böyle çağırıyorlar herhalde. Her neyse, sizi tekrar görmek çok güzel, Usta Roan. Gerçekten."
Roan bir an sessiz kaldı, sonra birden kahkahayı bastı.
"Ah... Bana bunu neden kimse söylemedi? Gerçi şimdi taşlar yerine oturuyor! Ruh şardları karşılığında insanlarla anlaşma yapmaya bayılırsın zaten..."
Sunny hafifçe öksürürken, Naeve meraklı gözlerle ikisine baktı.
"Tanışıyor musunuz?"
Şaşkınlığı henüz geçmeyen Sunny başını salladı.
"Evet. Ak Tüy klanından Usta Roan; bu da Gece Hanedanı’ndan Usta Naeve. Bu konvoyun sorumluluğu ikimizde."
İki uyanmış bir an birbirlerini süzdükten sonra birbirlerini onaylarcasına başlarını salladı. Aralarında belirgin bir gerginlik yoktu ama Sunny ikisinin de kendisiyle olduğu kadar rahat davranamadıklarını fark etti.
Bu da anlaşılırdı. Ak Tüy klanı Valor’un hamiliğindeydi, Naeve ise büyük Gece klanındandı. Siyasi açıdan aralarında aşılması güç bir duvar vardı; Valor ile Song klanları savaş halindeyken Gece Hanedanı’nın tarafsız kalması da bu duvarı muhtemelen daha da yükseltiyordu.
Peki bu tarafsızlık ne kadar sürecekti? İşte bunu kimse kestiremiyordu.
Usta Roan, Naeve’e elini uzatıp tokalaştıktan sonra gözlerini yeniden hırpalanmış araç kuyruğuna çevirdi.
"Kaç kişisiniz?"
Anlaşılan havadan sudan konuşma faslı bitmiş, iş konuşma vakti gelmişti. Sunny de insanlarını bir an önce bu açık araziden çıkarıp güvenli bir yere ulaştırmak için can attığından bu aceleye hiç itiraz etmedi.
Arkasındaki kalabalığa bakarak yanıtladı:
"Dört bin asker, otuz bin sivil mülteci ve birkaç bin kazazede denizci. Ayrıca yüz uyanmış, yirmi kadar uykucu ve kendi düzensizler birliğim var. Ha, bir de aramızda paylaştığımız, birkaçı düşmüş sınıfta olan bir düzine kadar eko mevcut."
Ucube ile Roan’ın griffini şu an birbirlerine dik dik bakarak adeta güç gösterisi yaptıkları için son söylediği zaten apaçık ortadaydı.
Yakışıklı usta, Sunny’ye uzun uzun baktı.
"Bu insanları gerçekten de ta Erebus Ovası’ndan buraya kadar getirdin mi?"
Sunny burukça gülümsedi.
"Çoğunu evet. Birkaç yüzü ise daha öncesinden beri yanımdaydı. Bu zavallı ruhlar sığınacak bir yer bulabilmek için üç bin kilometreden fazla yol katetti."
Roan bir an duraksadı, sonra elini uzatıp Sunny’nin omzunu dostça sıktı. "Güzel iş çıkardın, Sunless. Gerçekten çok güzel iş çıkardın."
Sözleri yüreklendirici olsa da ses tonundaki ağırlık gizlenemiyordu.
Antarktika Merkez Bölgesi’nin o amansız, harabeye dönmüş topraklarında böyle bir konvoya eşlik etmenin ne kadar zor olduğu düşünülürse, otuz bin mülteci devasa bir sayı gibi görünebilirdi... Ancak Erebus Ovası’nda on milyonlarca insan yaşıyordu.
Elbette kendi imkanlarıyla Falcon Scott’a ya da diğer kuşatma başkentlerine ulaşan, Sunny’nin kurtardıklarının dışındaki kazazedeler de vardı; fakat yine de can kaybı dehşet verici boyutlarda olmalıydı.
İç çeker
Sunny bakışlarını başka yöne çevirdi.
"Eee, planımız ne? Şehre ulaşmak için savaşmamız gerekecek ve bu hiç de kolay olmayacak gibi duruyor."
Usta Roan bir an sessiz kaldı, ardından gülümsedi.
"Aslında bunu o kadar da dert etmene gerek yok... Yani, çok fazla dert etme. Son bir haftadır buraya sürekli mülteci konvoyları akın ediyor, bu yüzden prosedürleri epey oturttuk."
Dönüp etrafı on üç kapıyla çevrili vadiye baktı.
"Benim işaretimle birlikte, dikkat dağıtmak için şehir surlarının içinden bir birlik çıkış yapacak. Aynı zamanda, düzensizlerdeki meslektaşların bu vadinin etrafından dolanan yan yolu temizleyecek. Bize düşen tek şey, yolumuzun üstündeki canavarları yarıp o yan yolun girişine ulaşmak. Sen ve adamların buna hazır mısınız?"
Sunny uzağa bakarak gülümsedi.
Kaderin cilvesine bak.
Burası, seferin ilk günlerinde kendi birliğine güvenliğini sağlaması için emir verilen yolun ta kendisi değil miydi?
Sunny, Falcon Scott’tan üç ay önce ayrılmıştı ve şimdi geri dönüyordu. Çember nihayet tamamlanmıştı.
Ne zorlu bir yol olmuştu ama.
Olayların bu noktaya geleceğini hiç tahmin edebilir miydi? Milyonlarca insan ölmüş, Birinci Ordu Antarktika Merkez Bölgesi boyunca geri çekilmeye zorlanmış ve o, bir şekilde on binlerce hayatın sorumluluğunu üstlenmişti. İnsanlık, Güney Sektörü’nün bu bölgesinde Kabuslar Zinciri karşısında ağır bir bozguna uğramıştı.
Asla tahmin edemezdi. Birinci Ordu için işlerin felaketle sonuçlanacağına dair içinde bir şüphe vardı elbet, ama bu kadar çabuk ve bu derece büyük bir yıkımla olacağını hiç düşünmemişti. Kendi içine düştüğü durumun tuhaflığı ise apayrı bir konuydu.
Ama ne önemi vardı ki artık?
Roan’a onaylarcasına başını sallayan Sunny, omuzlarını esnetti. "Evet. Hazırız. Hadi gidelim de şu lanet yerden kurtulalım."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.