Bir Hesaplanma Zamanı

Bir süre sonra birliğin üyeleri Gergedan’a yaklaştı. Belle, Dorn, Samara, Kimmy, Luster... İçeri adımlarını attıklarında bir an duraksadılar. Zırhlı aracın altüst olmuş iç mekânına ve çatlamış zırhlı camlarına şaşkın ifadelerle bakakaldılar.

Kısa bir sessizliğin ardından Luster boğazını temizledi.

"Şey, komutanım... ne oldu böyle?"

Sunny ciddi bir suratla ona baktı.

"Eve bir hanımefendi çağırmıştım. Yükseldi."

Genç adam gergince güldü.

"Ah... iyi espriti komutanım..."

Ardından Gergedan’ın iç sistemlerini kontrol etmek için neredeyse koşa koşa pilot kabinine seğirtti. Luster arıza tespit sistemini çalıştırırken burnunun altından söylenmeye devam ediyordu:

"Tanrılar aşkına... Bir titana mı çarptı nedir? Bu hasar da ne... Ah, benim güzel bebeğim..."

Sunny başını iki yana salladı. Luster’ın da duyabileceği bir ses tonuyla birliğin geri kalanına seslendi:

"Kendinizi hazırlayın. Ordu Komutanlığı, Goliath’ın bugün ya da yarın şehre ulaşacağından emin. O gelene kadar surdan ayrılmayacağız. Bu... en büyük hesaplaşma olacak millet."

Askerlerin yüzü ciddileşti, gözleri kararlı bir sakinlikle doldu. Sunny başıyla onayladı.

"Titanın kendisini dert etmeyin. Albay Jet ve ben o koca piçin icabına bakacağız. Ancak Goliath tek başına gelmeyecek... Erebus Sahası’nın nasıl düştüğünü düşünürsek, surun yarılması işten bile değil. Kâbus Yaratıklarının içeri girmesini engellemenin ne kadar kritik olduğunu anlatmama gerek yok herhalde. Yine de durum umutsuz bir hal alırsa, şehir içindeki ikinci savunma hattına geri çekilmeye hazır olun."

Bir an durup ciddi bir ifadeyle her birinin gözlerinin içine baktı.

"Aptallık edip lüzumsuz yere ölmeyin. Yarın, öbür gün ve ondan sonraki gün de savaşabilmeniz için bana canlı lazımsınız. Bu saatten sonra ölmek firar etmekle eşdeğerdir. Benden izin almadan kimsenin ölmeye hakkı yok. Anlaşıldı mı?"

Birliğin üyeleri sırıtarak selam durdu.

"Anlaşıldı komutanım!"

"Aklımdan bile geçirmem!"

"Sizden ölümden korktuğumdan çok daha fazla korkuyorum komutanım! Asla cüret edemem!"

Sunny bu son söze birkaç kez gözlerini kırpıştırarak karşılık verdi, ardından başını salladı.

"Harika. Hadi gidelim öyleyse."

Çok geçmeden Gergedan çalıştı ve zorlanarak da olsa öne doğru hareket etti. Falcon Scott’ın sokaklarında ilerlemeye başladılar. Birçok sokak tamamen boşalmış, ışıkları sönmüştü. Bazı yerlerde kar öbekleri yükseliyor, bazılarında ise mülteci kalabalıkları dondurucu soğukta endişeyle koşturuyordu.

Luster nedense ısrarla sadece iyi aydınlatılmış yollardan gidiyordu, bu da ilerlemelerini bir miktar yavaşlatıyordu. Sur, her metrede biraz daha heybetle üzerlerine doğru büyüyordu.

İkinci savunma halkasına ulaşmadan hemen önce Sunny aniden zırhlı aracı durdurmasını emretti. Genç adam sessiz bir soruyla geriye döndü.

Sunny bir an tereddüt ettikten sonra konuştu:

"Beni burada bekleyin. İşim uzun sürmez."

Bunu söyleyip Gergedan’dan indi ve yakındaki tanıdık yurt kulesine doğru yürümeye başladı.

Bu kez kapının önündeki karları kimse temizlememişti. Sunny bir iki dakika orada dikildi, kasvetli bir ifadeyle derme çatma kapılara baktı. En sonunda içini çekti.

'Tüm şehir yerle bir olsa bile bu lanet yurt ayakta kalacak. Buna bizzat emin olacağım.'

Arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı.

Tam o sırada yurda doğru yaklaşan biriyle neredeyse kafa kafaya çarpışıyordu.

"Önüne baksana be ada... ha? Sunny?"

Başını kaldırıp baktı, karşısındakilerin Beth ve Profesör Obel olduğunu görünce bir kez daha içini çekti. Kendi vardiyalarından dönüyor olmalıydılar; Beth gönüllü merkezinden, yaşlı adam ise hükümet kompleksinin mühendislik kanadından geliyordu.

Genç kadın şaşkınlıkla ona bakarak birkaç kez gözlerini kırpıştırdı. Sunny söyleyecek bir şey bulamadan sordu:

"Sen üşümüyor musun?"

Sunny ağzını açtı, sonra üzerindeki ince ipek tuniğe baktı. Gerçekten de kışın ortasında giyilecek bir şeye benzemiyordu.

Boğazını temizledi.

"Üşümüyorum aslında. Şey... element direnci, bilirsin ya."

Beth alayla güldü.

"Hâlâ bir insansın ama, değil mi? Büyü aşkına, üzerine sıcak tutan bir şeyler giy... Burnun akarken surda savaşmak pek akıl karı olmasa gerek. Yükselmiş sümük de sonuçta sümüktür..."

Sunny birkaç an hiçbir şey söylemeden ona baktı, sonra aniden kahkahayı bastı.

"Ah, evet. Hâlâ insanım, bu doğru. Sağ ol. Bunu unutmamaya çalışırım."

Profesör Obel gülümseyerek öne doğru bir adım attı.

"Bizi ziyarete mi geliyordun Binbaşı Sunless? Gel, içeri gir... Bu soğukta ayakta dikilmenin âlemi yok..."

Sunny gülümsedi, ardından hafifçe başını salladı.

"Yok, aslında surdaki vardiyama gitmek üzereydim. Ordu Komutanlığı büyük bir çatışma bekliyor, bu yüzden herkes görevinin başında... yani, her zamankinden bile fazla. Her halükarda, önümüzdeki gün boyunca içeride kaldığınızdan ve dikkatli olduğunuzdan emin olun. İşler biraz karışabilir."

Yaşlı adam derin bir iç çekişle başını salladı.

"Anlıyorum. Eh, seni tutmayalım öyleyse. Lütfen kendine dikkat et."

İleri doğru yürüdü, sonra durup Sunny’nin omzuna hafifçe vurdu.

"Ah, belki vardiyandan sonra uğrarsın? Ahım şahım bir şey değil ama Beth bugün biraz ekstra erzak aldı. Bizim blokta hâlâ bilet bekleyen herkes için bir ziyafet çekmeyi planlıyoruz. Sana da bir porsiyon ayırırım."

Sunny bir an sessiz kaldı, sonra omuz silkti.

"Neden olmasın? Söz olsun."

Profesör Obel ve Beth’in içeri girişini izledi. Sonra yavaşça arkasını dönüp Gergedan’a doğru yürüdü.

Yürürken yüzündeki gülümseme silindi, yerini karanlık ve acımasız bir ifadeye bıraktı.

Gözlerinin derinliklerine koyu gölgeler yuvalandı.

'Bir titanı öldürme vakti geldi.'

Erebus Sahası’nda yaşananların tekrarlanmasına izin verilemezdi. Goliath ölmeliydi ve onu öldürecek kişi tam olarak Sunny’ydi. Göze göz, dişe diş, ölüme ölüm.

Sunny son derece kinci ve küçük hesaplar yapan bir adamdı. Ve ikisinin... görülecek bir hesabı vardı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.